Bütün Evren Semah Döner

cropped-wallpaper-balerin-ve-ozgurluk.jpg

Yalova dan Tümata  114 gün sema etkinliğinden döndüm, üzerinden 10 gün geçti hala etkisindeyim. Bu 10 gün boyunca bir tarafım bu bir nevi ibadet belki de sana ait kalmalı dedi, bir yanım paylaşmalısın, bilmeli herkes dünyada böyle bir deneyim olduğunu. Ve her zamanki gibi paylaş diyen tarafım kazandı. Şu an bile bütün bedenim tüm bedenlerim semada gülümsüyor her daim. Bir süre öyle dışardan durur gibi görünürken ama her yanımla her hücremle semadayken, bir yanımda paylaşarak geçecek zaman gibi.

Bu etkinlik 2006 yılından bu yana var ama bana tam 11 sene sonra kısmet oldu, şükür. Sema canım Murat hocayla deneyimlemiştik ve çok keyif almıştım ama o daha çok bir öğrenme çabasıydı.  O zaman başlayayım anlatmaya.

Yalova ya doğru yola çıkarken, her yolculuk gibi bunun da beni değiştireceğini dönüştüreceğini biliyordum, ama bu sefer farklı, nerdeyse Hindistan a gidiyor gibiyim. Kalbim küt küt biliyormuş başka başka haller olcağını.

Tasavvuf kültürünü çok az biliyorum, ama her bilginin aynı kaynaktan geldiğini ve hep aynı şeyi söylediğini bildiğim için duyduğum hiçbir şey bana yabancı değil.

Etkinlik binası dağlara bakan bir yamaçta ve bir dağın eteğinde sanki, doğası nasıl muhteşem Yalova’nın, yemyeşil.

Gelir gelmez çantalarımızı bırakıp sema ve müziğin olduğu üst kata çıkıyoruz.

Biz girdiğimizde pistte 3-4 kişi sema yapıyordu, gözlerimi alamıyorum.Daha deneyimlemeden semanın bana söylediği derin bir teslimiyet hali ve ilahi yanınla buluşma arzusu, öyle aşkla seyreyliyorum bir süre, derin bir meditasyon hali izlerken.

Bir süre kalıyoruz orda, ne kadar bir süre olduğunu bilmiyorum… sonra çevreyi keşfetmeye başlıyoruz ve cıktığımız tepede rengarenk çadırlar ve bir labirent karşılıyor bizi. Labirent te kaybolmak ve sonra yolunu bulmak nasıl keyifli. Labirent i daha derin öğrenmeye ve paylaşmaya niyet ediyorum ilk fırsatta. Labirentte yürümek te tıpkı hayat yolculuğumuz gibi. Sakin mi yürüyorsun, denge demisin, savrulunca hemen deviriyorsun birşeyler. Yürüğün yola mı odaklısın, yoksa bitirmeye mi? Sakin misin heyecanlı mı? Ya da sakin ama tutkulumu? Nasıl keyifli.

Dönüp biraz daha sema alanında kaldıktan sonra yemeğe iniyoruz, yer sofralarında 40-50 kişinin birarada yemek yemesi de sessizlikte çok güzel, Golden Temple de gormüştüm Hindistan da, gönüllülerin yemek yaptığını hep beraber ve gelen herkesin şükür ve duayla yediğini ve bu yemeklerin nasıl bereketle çoğaldığını nasıl doyumsuz ve keyifli olduğunu. Burada da aynı his derin bir beslenme hali, yemek yemenin ötesinde.

Henüz semaya alışma aşamasındayız Sedef ciğimle, bu arada tanıdık bir kaç kişi görüyorum, ama herkes tanıdık eş dost sanki burda.  Bu arada sema alanı çekiyor da çekiyor bizi, deneyimli deneyimsiz, hızlı, yavaş herkesi izleme hallerindeyiz. Akşamüzeri artık dayanamayıp kendimizi Sema yaparken buluyoruz. Burda gönlünden geldiği gibi sema yapılıyor, sadece bildiğimiz kalbine doğru dönüyorsun yavaş başlayıp hızlanabilirsin, ya da aynen devam edebilirsin. Zaten bunların hepsi zihninde;  dönmeye başladıktan sonra herşey kendiliğinden oluyor, herşey olması gerektiği gibi oluyor, hep andasın. Arada kendini kontrol ettiğinde başın döner gibi oluyor, sonra tamamen başka bir boyut başka bir yer başka bir hal.  Tarifi mümkünsüz. Yoga dan sonra kendimizi bir başka halde buluruz, yoga yapanlar bilir, yoga kafası deriz buna. Sema kafası da böyle birşey işte, yapmak lazım, ve herkesin de biricik ve özgün deneyimi hali bu.

Bütün evren semah döner, Aşkından güneşler  yanar

Aslına ermektir hüner, Beş vakitle avunmayın

Canan bizim canımızdır teni bizim tenimizdir

Sevgi bizim dinimizdir başka dine inanmayın.

Hudaiyiz hudamız var dost elinden bademiz var

Muhabetten gıdamız var ölüm ölür biz ölmeyiz.

 

Yoga yapmaya başladığım ilk günlerde herkes yoga yapsın isterdim, bu bana iyi geldi, herkese iyi gelir kafası, sonra birçok kişiyi yogaya bulaştırdım:)) Sema aynı olur mu bilemem ama şimdi de herkes sema yapmalı halindeyim, çünkü bu hal çok güzel, çok derin, çok büyük, çok bütünleştirici.

Sonra gece oldu, bizim bir evimiz ve bir çadırımız olmadığı için Sema yapılan alanın kenarındaki minderlerde uyuyakaldık birçok insan gibi. Sonra gece uyanıp hiç susmayan müziği ve  sema yapan insanları görmek ve inanamamak, bazen rüya sanmak, çoğunlukla şükretmek anlatılır gibi değildi.  Sonra 2 gecem 3 günüm geçti böyle. Bazen çok daha uzun bazen çok daha kısa geldi, benim için inanılmaz bir deneyimdi.

Organizasyonun dünyanın her yerinden çok farkli müzik grubu olmasına rağmen bazen müzisyenler için yorucu olabildiğini hissettim. Yemekler muhteşemdi, tam benlik, her yer tertemiz pırıl pırıldı, gerçekten takdire şayan. İnsanlar acaip güzel göründü gözüme hep, çocuklar anlatılır gibi değildi, bazen saatlerce onları izledim dinledim. Her türden, her dilden müzikle sema yapmak çok güzeldi.

Ülkemde böyle şeyler oluyor olması içimi mutlulukla huzurla doldurdu. Tümata nın kurucusu Oruç hocayı biz gitmeden bir gün önce kaybettik. Sonraki gün eşi bir konuşma yaptı, etkinliğin ve bundan sonraki çalışmaların aynı şekilde devam edeceğine dair ve dedi ki Oruç Hoca derdi “herşey olması gerektiği gibi”. Derin bir teslimiyet ve kabul ve huzur hali.

Yanmaya doğru minik bir adımdı benimki ve şahaneydi.

“Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerekir. ” Mevlana Celaladdin Rumi.

 

 

Reklamlar

Hindistan hala içimde şarkı söylüyor:)

Hindistan benim yıllarca gitmek istediğim, sonunda ilk kez 3 yıl önce kavuştuğum, nedenini bilmediğim şekilde hep özlem duyduğum, her sene gitmek istediğim, hayatımın bir dönemini geçirmek istediğim ve bunları zihnimle neden diye anlamaya çalıştığım, daha çok kalbimde hissettiğim muhteşem bir yer benim için. Ben burda son Hindistan gezimiz için ne yazsam eksik kalacak aslında, ama başlayayım bakalım….

Bu sefer güneye idi yolculuğumuz, günler öncesinden heyecanı başladı. İlk durağımız Fort Kochin, bir balıkçı kasabası, neler görmüş geçirmiş…1500 lerde Portekizlilerin kurduğu sonra Hollanda sonra İngiltere egemenliğine geçmiş. Her yerde  Avrupai binalar var, kendinizi Avrupa da hissedebilirsiniz.  Ama bu Avrupai binaların yanında derin bir yoksulluk, ama Hindistan ın geneli gibi yoksulluğu sanki takmayan insanlar. Yoksulsak kime ne diyen gülümseyen gözleri gülen dünya tatlısı, çoğunun tek giysisi bellerine taktığı peştemal olan dünya güzeli insanlar. Kochin de sinangogla camiyi, kiliseyle tapınağı yanyana görmek, kilisedeki festivalde hindularında olması nasıl mutlulukla doldurdu içimi.  Yine Fort Kochin le ilgili unutamayacağım bir başka güzellik sabah motosikletle oğlan çocuklarını sahilde futbol oynamaya getiren babalar ve onlarca çocuğun sahilde sabah erken saatlerde keyifle futbol oynaması. Demek ki spor yapmak için milyarlık tesislere ihtiyaç yokmuş.

IMG_20170115_083015

Yolculuğumuz Allepey e doğru, bir boathouse ın içindeyiz, rüya da gibiyiz. Boathouse çok keyifli, ama boathouse dan gördüklerimiz de o kadar renkli ki.  Nehrin iki yanında doğa muhteşem, her yerde palmiyeler ve daha önce görmediğimiz çeşit çeşit ağaçlar, kuşlar, bitkiler, evler, rengarenk giysili çamaşır yıkayan kadınlar. Şimdi yazarken gözümün önünden geçiyor görüntüler gülümsüyorum ve sanırım her gördüğümde de gülümseyeceğim:) O gün kaldıgımız Boat House inanılmaz bitki örtüsü, hiç görmediğimiz ağaçlar, hiç duymadığımız kuşlar ve ertesi sabah erkenden köyün içine çok keyifli bir yürüyüş. İşte o yürüyüşte gördüğüm dikiş diken ve sonuna kadar açtığı radyosunu  dinleyen mutlu kadın görüntüsü ve içinde sadece şilte olan evler, pirinç tarlaları ve pirinç tarlalarını güzelleştiren şiir gibi insan görüntüleri… Evet hakediyoruz maddeyi ama maddesiz de mutluluk oluyormuş dedirten saf güzel gerçekten çok güzel, güzel gülen güzel bakan insanlar… Benim için güzelliğin güzel bakmak ve güzel gülmek olduğunu bir kez daha kesinleştirdi…

india2

Thekkady ye doğru yola çıkıyoruz. Yolda bir çay fabrikasını ziyaret ettikten sonra  dağlara bakan otelimizdeyiz. Ertesi sabah bir baharat tarlasındayız, bildiğimiz ve bilmediğimiz baharatları anlatan çok neşeli tatlı bir rehber. Tüm baharatlara dokunmak, ağaçlarını bitkilerini görmek, bazı baharatların yetişmek için birbirlerinin gölgesine ihtiyaç duyduklarını öğrenmek, rehberin baharatların türkçelerini hemen öğrenip söylemesine kahkahalarla gülmek şahaneydi. Öğleden sonra filleri ziyarete gittik, grubun tamamı hayvansever olunca onları fazla yordukları hissiyle fillere binmeyi reddettik. Bize bir fili doyurabileceğimiz söylendi, gelen filin adı tesadüf mü bu bilemem Mira’ydi:)

india4

Tüm gün yaşadığımız keyfin ardından yorulmuştuk, tertemiz dağ havasını soluyarak keyifli bir yogayı hakettik.

ındia3

 

Ertesi sabah vahşi yaşam alanında tekne yolculuğu için erkenden yola çıktık. Çok soğuktu, sanırım hayvanlar uyumayı tercih etmişlerdi çok çeşitli kuşlar gördük hayatımızda hiç görmediğimiz, bir kaç bizon ama inanılmaz üşüdük, sanki bu gezi için doğru zaman değildi.

Şimdi Kerala dan Madurai’ye geçiyoruz uzun bir yolculuk olacak, biraz ürkütüyor bizi bu. Ama minibüsün içi o kadar eğlenceli ki 11 saatlik yol sandığımız kadar  da uzun sürmüyor. Madurai deyiz. Burası Hindistan’ın en eski şehirlerinden biri, bu kadar süre doğada kaldıktan sonra şehrin havası biraz çarpıyor başta.  Burası Meenakshi tapınağı, bir günde elbise teslim eden terzileri, IT alanındaki başarılarıyla ünlüymüş. Rehberimiz bize kast sistemini anlatıyor, bence kapitalizmin biraz daha katı hali. Ama artık Hindistanda kast sistemi çözülüyormuş, ne güzel. Rehberimiz yine eğlenceli, bize hint dans figürleri gösteriyor ve şu an hatırlayamadığım kadar çok işi ve hobisi var.

Bu kadar yoldan buraya asıl gelme nedenimiz,Meenakshi tapınağı görkemiyle bunca yolculuğa değdiğini söylüyor bize. Bu tapınağı Shiva karısı Parvati için yaptırmış, kadınlara adanan nadir tapınaklardan biriymiş. Binlerce rengarank heykelden oluşan kuleleriyle çok etkileyici ve içi de çok yüksek bir enerjiyle bizi karşılıyor. Her gün burda sabah ve akşam evlilik törenleri yapılıyor, birine katılmak bize nasip oluyor.Parvati 3 gögüslüymüş sevdiğini gördüğünde gögüsleri ikiye düşecekmiş Shiva yı gördüğünde gögüslerinden bir kaybolmuş, aşk böyle dönüştürcü demek ki:)

india5

Ve şimdi yolumuz Kovalam a doğru, okyanusa denize güneşe sonsuzluğa. Yol üzerinde Kanyakumari yi ziyaret ettik. Yolda Kanyakumari de Vivekananda Temple ı ve Thirivalluvar heykelini görüyoruz. Vivekananda burda aydınlanmış, ve denizin ortasında kocaman bir heykel nasıl olağanüstü ve nasıl şaşırtıcı. Veee uzun bir yolculuğun ardından Kovalam’ın başkenti Trivandrum dayız, büyük bir şehir ayurveda nın da başkenti ama Delhi ve Mumbai de sonra hiç büyük gelmiyor bana. Burda büyük bir oteldeyiz denizin dalga seslerini dinleyerek uyumak, uyanmak keyifli bir yoga ve deniz kıyısında vakit geçirmek çok iyi geliyor.

Ertesi gün Padmanabha Swami Tapınağı na gidiyoruz, binlerce yıldır aynı titiz ağaç işçiliği ile mitolıjik heykeller yapan bilge heykeltraşlar beni çok etkiliyor. Sonrasında gezdiğimiz Raja Ravi Varma Sanat galerisinde rehberimiz bize nerdeyse mitolojik felsefe dersi veriyor birkaç saat. Brahma, Vişnu ve Şiva. Brahma yaratıyor, Vişnu yaşamın süregenliği, Şiva yıkan yokeden. Hayatın her anında yaşadığımız. Ve tüm felsefelerin temel dayanaklarından. Yine bilge rehberimiz diyor ki, öyle bir yere gelirsin ne dua kalır ne tapınak ne tapınma, herşey sensindir. İşte oraya varmaya duamız…..

Çok çok keyifli bir öğlen yemeği yedik Trivandrum da. Muz yapraklarının üzerine konan yiyecekleri elinle alıp yiyorsun, hepsi birbirinden lezzetli inanılmaz güzel yemekler ve yemeğe dokunarak yemek, biraz zorlasa da elinde hissetmek nasıl farklı bir duygu. Kendime arada elle yeme seasları yapma sözü veriyorum.

india15

Ve ertesi sabah keyifli kahvaltı sonrası 7 kişi Türkiye ye doğru yola çıkarken bizim yolculuğumuz  Amma ashram a, gezinin daha çok ashramlarda geçecek olan  ikinci kısmının heyecanı sarıyor.

Amma sarılarak şifa veriyor buna darshan diyorlar, son günüymüş aşramda ve son darshan ı, heyecanla koşuyoruz aşhram a. Burası ashram dan çok kocaman binalarıyla bir otel havasında, resimlerini görmüştüm ama gerçeği yine de şaşırtıyor. Okyanus kıyısında ve inanılmaz bir manzara var. Önce aşramı tanıyoruz Batılılardan, zaten heryerde Batılılar var, kendimi Hindistan da hissedemiyorum. Heryerde Avrupalılar Amerikalılar, Avusturalyalılar. Yaklaşık 3 saatlik bir bekleyiş sonrası sarılıyoruz Amma, şifasını şefkatini alıyoruz. Odamız sadece bir şilte ve bir kaç askı çok minimal, yorgunluktan nasıl uyuduğumu bilemiyorum. Ertesi sabah deniz kıyısı meditasyon yapan insanlar, sessiz sakin dalgalarla oynamak çok çok keyifliydi.

Veee Varkaladayız, Amma  ashram da 3 gün kalmayı planlamıştık 1 günde ayrılınca 2 gün tatil yapıyoruz. Varkala şahane plajı, küçük dükkanları samimi satıcıları, çok keyifli kafeleri ile çok güzel. Kendimizi cennete bırakıveriyoruz, en iyi arkadaşlarımız okyanusun dalgaları, kum, bazen balıkçılar, bazen şarkı söyleyerek dolaşan krishnacılar,  bazen bir masala çayı, bazen King Fisher bira. Bu tatil çok çok iyi geliyor.

 

Ve shivananda ashramdayız. 4 gün kalabalıklardan uzaklaşıyoruz. Sabahları meditasyon ya da uzun sessiz yürüyüşlerle çok erken saatlerde başlıyor. Sonra yoga ve kahvaltı, sonra yoga dersleri yine yoga yemek ve akşam ritüelleri. Kalabalıklardan uzaklaşmak, özünle buluştuğun uzun keyifli saatler, çok keyifli şifalı törenlerin içinde olmak nasıl güzel. İlk gün gittiğimizde Didemcim bizi ayurvedik ilaç yapan hocaların yanına götürüyor, burda tüm ezberlerimizi bozan birşey oluyor. 180 derecede kaynayan ilacın içine elimizi sokuyoruz ve yanmıyor içindeki bir bitkiden dolayı. Birden anımsıyorum herşey doğru, herşey yalan:)

Aşram yoga yapılan, çalışmaların meditasyonların yapıldığı yer. Sadeliği, burda yerde çok basit kaplarda yediğimiz yemeklerin güzelliği lezzeti, hocaların egosuz aydınlanmış halleri beni büyülüyor. Doya doya yoga yapıyoruz, inanılmaz bir ateş ritüelinde, puja töreniyle tüm fazlalıklarımızı ateşe bırakıyor arınıyoruz.

Aşramdan ayrıldıktan sonra 4 günümüz daha var Varkala da. Arkadaşlarım o dört günü masaj kursu alarak değerlendirmek istiyor bende tercüman oluyorum. Tabi uzun keyifli masaj seansları eşliğinde, akşamlar boşluklar yine denizde alışverişle, kafelerde çok ama çok keyifli geçiyor. Dönüş vakti yaklaştıkça sevdiklerimizi çok özlememize rağmen bizi alıyor bir hüzün ama hep söylediğimiz yine yeniden mutlaka burada olacağız:)

Bu gittiğimde beni en çok etkileyenler,

  • İnsanların artık tamamen hayatlarına geçirdikleri inançlı, kabulde ve teslimiyet halindeki halleri,
  • Gözlerinde ve duruşlarında hissettiğim o alçagönüllülükleri
  • Yine şahane hint yemekleri yemeğe doyamadığım
  • Yine inanılmaz doğası, hiç bilmediğim ağaçları, kuşları
  • Kadınların hep güzel hep renkli  hep kadınsı olması
  • Her yerde her tapınakta ve herhangi yerde de bazen hissedilebilen o yoğun havada asılı gibi olan kozmik enerji
  • Hemen herkesin kadim bilgileri ve şifayı yaşamında her an taşıması ve kullanması,
  • Çocukların tatlılığı ve güzelliği
  • Ne kadar artık arzularıma hakim oluyorum desemde burda alışveriş yapmamanın çok zor olduğu
  • Renklilik, çeşitlilik, her yerin herşeyin rengarenk olması.

Beni en çok değiştiren dönüştüren de burda bu dünyanın ucundaki yerde, sevdiklerimden uzakta yaşayabileceğim ve çok ta mutlu olabileceğim hissi. Dünyanın hiçbir yerinde yalnız olmadığım ve olmayacağım duygusunun kalbime yerleşmesi.

Yol arkadaşlarımın hepsi çok özel çok güzeldi, yolculuk boyunca çok güldük, çok eğlendik, çok şey öğrendik. Düşünüyorum ama beni zorlayan strese sokan anları gerçekten hatırlayamıyorum… Var mıydı? Bana eşlik ettikleri için kalpten sonsuz teşekkürler.

Bu hint ellerinde yine yeniden olmayı, oranın güzellikleri ile isteyen herkesi tanıştırabilmeyi çok istiyorum.  Ve ben de yaşamımın bir döneminde oraların havasını bıkana kadar soluyabilmeyi….

Namaste.

 

 

 

 

 

“Bir çatlak var herşeyde, ışık böyle sızıyor içeri”

sonask

Bazen bir şehir insanı bir hikayeye götürür. Bazen bir hikaye bir şehre. Ben bir Woody Allen filmi Paris Manhattan ı seyretmeye niyet etmişken kendimi yine Paris te Mathew le Pauline in yanında kalbim sıcacık buluverdim. Çok nadiren bir filmi yeniden izlemek isterim bu film öyle bir filmdi. Filmin adı Mr. Morgan’s Last Love. Çok beklenti yaratmamak adına çok yavaş, çok sıradan hayatlara ait, çok Fransız(Fransız, Alman, Belçika ortak yapımı imiş.) bir filmdi. Boş yüksek tavanlı ama bir o kadar da güzel Fransız evleri, sakin keyifli diyaloglar vardı, Çoğu fransız filmi gibi boş evlere girip sevişmiyorlardı sadece:)

Otobüste tanıştığın birine nasıl davrandığın kaderini belirleyebilir dedi bana film. Kader mevzusu çok karmaşık olsa da benim aklıma en çok karşılaştıklarımızla ne yaptığımız oturmuştur. Pauline ve Mathew’in karşılaşması da böyle o ilk karşılaşmada o sıcaklık hissedilmese, kalbe dokunmasa o ilk karşılaşma, karşılaşılan kişiler birilerine benzetilmese belki de böyle bir film olmayacaktı:)

Karşılaştığımız kişileri nereye koyacağımız tamamen bizimle ilgili, sonra bütün kaygılar korkular, öğrendiklerin yokoluyor; sen ve o kalıyorsunuz dünyada.

Ve biraz önce otobüste ilk kez gördüğün insan senin için dünyanın en önemli insanı olabiliyor bir anda.

Bazen bir arkadaşlığın ne kadar aşk olabileceğini, bazen bir aşk ın da sadece arkadaşlık olduğunu söyledi bana.

Filmden bir diyalog

  • neden hayatı sevmeyi bıraktın?
  • hayatı sadece kendi başına sevemezsin ki. mekanlarını, hayvanlarını, insanlarını, hatıralarını, yemeğini, edebiyatını, müziğini seversin. ayrıca bazen tüm sevgini vermek zorunda olduğun biriyle tanışırsın. ve birini kaybettiğin zaman, her şeyin onunla birlikte duracağını düşünürsün. fakat her şey devamlılığını sürdürür.

Bazen sadece bir film, bazen bir hayat, bazen bir insan nasıl değiştirir hayatımızı birden bire.

Fimde son zamanlarda daha da çok hayatımda olan dansta vardı ve dansın yaşam olduğunu gördüm bir kez daha.

Michael Caine çok iyi oynuyordu, Celemence Poesy çok çok güzel ve tatlı ve iyi oyuncuydu. Paris’e ilk gittiğimde (aslında sadece bir kez gittim:)))heyooo Paris teyim diye çocuklar gibi çığlıklar atmıştım. Filmi izlerken yine aynı duygu vardi:)

Filmde Lenord Cohen den birşeyler…

“bir çatlak var her şeyde, ışık böyle sızıyor içeri.”

“there is a crack in everything. that’s how the light gets in. ”

İyi ki var o çatlak.

 

Kızkardeşlerim:)

kizkardes

Çok şanslıyım iki tane dünya güzeli kızkardeşim var ama daha ne çok varmış:) Bunu kalbimde hissediyorum iki gündür.

Çember olmak çemberde kendini ifade etmek, çemberde hem hiç hem kendin olmak hiç konuşulmayanları konuşmak, hep birlikte niyet ve şefkat göndermek tüm aleme nasıl sihirli birşeymiş:)

Eril’i, erkeği dışlamadan onu da canımıza basarak herşeyi ama herşeyi konuşmak, birlikte düşünmek, birlikte gülmek, birlikte ağlamak, tüm samimiyetinle sarılmak, ellerinden, kalplerinden öpmek.

Begüm le  ve Filiz le  başladı benim çember hikayem. Canım Begüm le mira da bir çember çalışması yaptık, sonra biz Ekincik te bir yas çemberi. Çember de kendini ne kadar özgür ve bağlantıda hissettiğini, hem kendin hem hiç olduğunu deneyimlemek çok güzeldi.

İşte bunlardan dolayı sevgili Deniz bir kızkardeşler çemberi deyince atladım hemen Mira da olsun diye. Çünkü Mira dişi, mira bizi hep kucaklar, kollar, şefkatle sarar, sarmalar. Andadır, sevgiyle akar.

Kırmadı geldi 33 kızkardeş:) Ah o heyecan. Hiç tanımadığın o güzel kadınlarla bir anda sevgili olmak, herşeyini paylaşacak kadar kendini güven içinde hissetmek. Çemberin güzel kalplerin ve oluşturulan harika alanın marifeti:) Gerçek anlamda birlik duygusunun hissedilmesi.

Sevgili Deniz in sesiyle yaptığı harika çağrıyla başladı, o anda ben yuvada, ovada, dağlarda, ormanda, bir ağacın dalında, kovuğunda, bulutta, acının, sevginin, şefkatin ta içindeydim, bağlantı güçlü kuruldu.

Sonra herkes neden burda olduğunu, kim olduğunu paylaştı kısaca, bazen sarılarak, bazen dokunarak, bazen anlatarak, bazen ellerinden öperek:)

Aramızda  şifacılar, gezginler, doulalar( doğumu ve ölüme geçişi kolaylaştıran), cesur ruhlar, çok güzel kadınlar vardı.

Niyetin, tohumun ne denli önemli olduğunu biliyoruz, tüm evrene şefkat tohumu ekildi öncelikle. Sonra bu çemberlerin ne kadar şifalandırıcı olduğu, çemberlerin kendi aramızda ve aramızda olmayan herkesle daha çok yapılması konuşuldu. Ve belki de çember hiç duymayanlara ulaşılması. birbirine destek olmanın ıiyi ve kötü günde önemi ve keyfi, kadın olmanın mucizesi ve mucizeyi daha keyifle yaşamamız, kadınlığa başlangıç için törenler, kadınlığı yaşarken bizi engelleyen alt inançlar kalıplar ve bunlardan birlikte özgürleşmek, yaşadığımız güzellikler ve zorluklarla ilgili çemberler oluşturmak. Birbirimizden alacak ve verecek ne çok şeyimiz olduğu ve bunları paylaşmak için ne çok hevesli olduğumuz. Toprakla, yeryüzüyle barış ve şifa ritüellerinin doğayı ve hepimizi iyileştireceği, törenlerin ve ritüellerin nasıl şifalandırıcı olduğu…. ilk anda aklıma gelenler ve katılamayan herkes te duysun diye paylaşmak istediklerim.. ama o 5-6 saatte daha ne çok güzellik konuşuldu, paylaşıldı.

Mucizeyi yaşadık mucizeleri çoğalttık, daha çok mucize deneyimlemeye niyet ettik kısaca.

Birlikte şifalandık, şifalandırdık, kardeşliğimiz daim olsun:)

Daha çok kızkardeş olmaya, kadınlığımızı daha büyük keyifle yaşamaya ve böylece erili de daha şefkatle kucaklamaya çağrımızdır.

Hayallerin sınırı olmamalı, hayaller sonsuzlukla kucaklaşmalı.

tehlikeli-yuruyus-the-walk-film

Ah yine bir film beni koltuğa çiviledi. Ne mutlu:) Filmin adı The Walk. Harika ötesi bir yaşam öyküsü ve onun nefis bir filme dönüşmüş hali. Bir yaşamın içine girmek ve bir kısmını bile olsa tüm o edinilen deneyimlerle yaşamak ve o an yaşıyormuş gibi heyecanlanmak hatta bazı yerlerinde heyecandan ölmek:) Film, Philippe petit‘in ağustos 1974’te ikiz kuleler‘in birinden diğerine çelik halat üzerinde yaptığı yürüyüşü konu ediyor. Philippe Petit bir ip cambazı, ipin üstünde danseden kendini en çok orda mutlu hisseden bir Fransız. Gördüğü bir gazete haberi üzerine bir hayal kuruyor kocaman bir hayal ikiz kulelerin insaatı devam ederken iki kule arasına ip gerip yürümeyi hayal ediyor. Hayalin her türlüsü çok güzel ama bu kadar kocaman olması ve bu kadar imkansız gibi görünmesi. Ve suç ortakları toplamaya başlıyor, önce güzel bir sevgili sonra bir fotoğrafçı ve diğerleri. İnsanın suç ortakları olmadan hayali gerçekleştirmek bu kadar keyifli olmazdı bence. Tüm o hayale doğru yolculuk ve hayalin gerçekleşmesi inanılmazdı. Filmin son sahneleri kalbi durdurabilecek kadar heyecanlı ve inanılmaz güzel kurgulanmış. Filmi 3 boyutlu izlemiş olmayı çok isterdim ama kalbim dayanır mıydı hiç bilmiyorum:)

Film bana hayallerimize sınır koymamamızı söyledi, sınırsız olduğunda her hayalin gerçekleşebileceğini, bir hayalle bütünleşmenin nasıl birşey olabileceğini ve bu yolculuğun inanılmazlığını…

Herkesin ölüm olarak gördüğü şeyi Philippe Petit yaşam olarak görüyor, ipin üstünde olmak yaşamak Philippe için ve hep yaşamı seçiyor. Ve neyi seçersek onu yaşıyoruz, harika bir örnek.

Son üç adım çok önemlidir diyor Philippe’in hocası, son üç adım kala kibre kapılırsan herşeyi kaybedebilirsin.  Başardım bitti haline hiç geçmemek belki de, belki de yolculuğun hep devam edeceğini bilmek.

Beni filmde çok etkileyen birşey de yol arkadaşlıkları, suç ortaklıklarıydı.  Sana inanan bir kişi varsa dünyayı tersine çevirebilirsin, film o kadar güzel anlatıyor ki.

Ve üzerinde olduğun şeyin sana yardım etmesine izin vermek, onunla bir olmak… Ah o ip nasıl da tuttu Philippe’yi nasıl bırakmadı; ah o bütünleşme nasıl güzeldi.

Joseph Gordon-Levitt şahane oynuyor, film benim için baştan sona çok heyecanlı, çok öğretici, çok keyifliydi. Mutlaka izlemelisiniz derim.

Ve artık  daha çok inanıyorum hayallerin sınırları yoktur, sonsuzluğa uzanırlar. Hep hayaller hep yaşam kazansın, ve biliyorum ki yaşam ölüme gülümseyerek yürüdüğümüzde kazanır. Yaşama ve ölüme merhaba:)

 

 

Huzura kaçmak, huzuru kaçmak:)

252775_10150933967853715_1968646133_n

Ah bilmiş bilmiş konuşmayı sevmiyorum, hem ne biliyoruz ki… Ama bir yandan da deneyimlerimi paylaşmadan edemiyorum, bu benim yaradılış halim sanırım, bu blog da zaten ondan var:)

Birlik hali bende hergün yeni yeni açılımlar yapıyor, yeni yeni şeyler farkettiriyor. Geçen gün canım arkadaşım dedi ki herkeste kendimi görüyorum, bu yoldan değil de şu yoldan yürüsem o olurdum. Aynen böyle zaten hepimiz herkes olabilirdik.

Ama bir yandan da o kadar farklıyız ki herkesten ve herşeylerden. Bu yolculukta beklentisiz, belki tüm anlam ve mutluluk arayışlarından sıyrılarak yolu yürümek, durmadan yürümek. Bu yolculukta eşsiz armağanlarımızı paylaşmak dünyayla, evrenle, sadece bize özgü olan duyguları yaratımı deneyimlemek. Ve başka da birşey olmayacağını farketmek.

Bu yaz çok şey farkettiğim, çok şifalandığım bir yaz oldu.

Beyni kodlayarak, olumlamalarla, pozitif düşün pozitif olsun herşeyle aslında kendimizi başka bir alana hapsedebildiğimizi cok daha fazla farkettim.  Bazen karmaşanın, zorluğun, zorlamaların ne kadar şifalandırıcı olduğunu.

Anda kalmak çok güzel, ama anda huzurla kalabilmek için arkamıza da sevgiyle gülümseyerek bakabilmemiz gerektiğini biliyordum ama idrak ettim, yoksa anda kalmanın koca bir yalan olabileceğini.

Kendini sevmenin dualiteden özgürleşmek olduğunu. İyi kötü ayrımına düştüğümüz anda kendimizden uzaklaşmakta olduğumuzu.

Toplumsal kabulu seçerek şu ana kadar yaratılmış hikayeleri tekrarlıyoruz, bir anlamda kopya çekiyoruz. Kendi özgün hikayemizi yaratabilmemiz için yeniye hiç olmayana adım atabilmemiz gerektiğini farkettim.

Hepimizin travmaları var, bunların bir kısmı toplu bilinçten, bir kısmı kendi öz hikayemizden. İşte en çokta o öz hikayemiz şifalandırıcı, bazen bu ateşli bir hastalık kadar basit bir şey olabiliyor. Ona ve o sırada yaşananlara gülümseyerek bakabildiğimizde iyileşiyor hasta, yoksa ömür boyu ateşlisin.

Yani bu dünyada yaralı olmayan yok,  yaralarımızı görmemeyi seçtiğimizde de yaralarımızı şifalandırmamayı şeçtiğimizde de, kendiliğinden şifalanacağını sandığımızda da yara açık kalıyor. Bazen 10 yıl farketmiyorsun ama 11. yıl öyle bir kanıyor ki.

Karanlıkta büyük hazinelerin bulunabileceğini biliyoruz.. Karanlıktır aydınlatan.  O zaman karanlıkla yeni bir ilişki kurmanın, karanlıktaki hazineleri görmenin zamanı gelmedi mi?

Kendi  şarkımızı söylerken sesimiz önce çatal çatal çıkacak, belki kendi sesimizden ürkeceğiz, belki korkacağız. Ama şarkı söylemeye devam edersek ve şarkı daha da kendi şarkımız olmaya başlarsa, bir süre sonra güzel bir havada nefis bir tarlaya tohumlar eken neşeli bir çiftçiye dönüşeceğiz. Ve ancak o tarla temizse, taşlardan, ayrık otlarından arınmışsa ve biz bakarsak sularsak büyümelerini sevgiyle izlersek tam bizim istedğimiz gibi ekinler boy vermeye başlayacak.  Ve aslında kendi tarlamıza sırtımızı döndüysek ve bakmamayı görmemeyi seçiyorsak başkasının bahçesini kendi bahçemiz sanıyorsak ihmal ediyorsak kendi bahçemizi…. yaratamıyoruz ve yaşamıyoruz da….

Ne demiş Yunus,

“İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendin bilmez isen

bu nice okumaktır.”

Yanında yörende seni üzen kızran birileri varsa ya da sen birilerini üzüyorsan; işinde mutlu değilsen ya da fazla iş odaklıysan; sürekli birşeyler üretiyor ya da hiçbirşey üretmiyorsan;  hep birileri olsun istiyorsan ya da hep yalnızsan;  sana aşırı ilgi gösteren birileri varsa, ya da fazla yalnızlıktan şikayetçiysen; çok okuyorsan ya da hiç okumuyorsan, hep huzuru arıyorsan ya da huzurdan kaçıyorsan;  ve daha dengeni bozacak ne varsa hayatında fiziksel zihinsel duygusal… Geçmişine bakmalısın hepimiz gibi… Tekrar tekrar gülümseyerek. Geçmişinle başka bir ilişki geliştirdiğinde, geçmişini anda yeniden yarattığında, hikayeni yeniden başka bir gözle yazdığında huzura yaklaşacaksın…

???????????????????????????????????????????????

 

 

Yeryüzü ile Konusma Sanati

flora

Dogadan ve dolayısıyla kendimizden ne kadar uzaklasmıs olduğumuzu toprak ananın kucağında bir kaç gün geçirince daha iyi anliyor insan.  Ama gerçekten topraga agaca ve toprakla agaçla canla bütünleşmiş canlara dokununca bir baska hal geliyor insana.  Duyuları açılıyor sanki yükseklerde olunca, Tanrı, Allah, Evren de gökyüzünde diye öğretildiği için belki kendini daha yakın hissediyor insan varoluşa, yükseliyor sanki. Tatillerde de genellikle betonun içinde betonlastirilmış sahil kasabalarinda, kalabalıkların içinde oluyoruz.  Tamamen doğayla belki de hiç vakit geçirmediğimi tamamen doganın bir parçasi olamadigimi Flora Akdeniz Bahçesi’de Ayşe ve Selahattin’le kucaklastiktan sonra an be an anlamaya basliyorum. Selahattin le Ayşe’nin dogaya dönüş hikayeleri çok güzel ve çok cesur. Su an yaşadıkları yerde beton hiçbir şey yok, tamamen doganın içindesin. Minimum teknoloji, geceleri isik sadece ay ve yildizlar.  Eskilerin neden magaralarda daglarda aylar yillar geçirdiklerini şimdi daha iyi anlıyorum öyle bir hal ki aydınlanmama az kaldı:))

Sonra sohbet muhabbet sevginin en derininin katildigi Ayşe’nin yemekleri derken bir kitapla tanıştım. Ayşe editörlüğünü yapmış ve ne kadar etkiledi beni bazi yerlerini defalarca okudum.

Yeryüzü ile Konuşma Sanatı. Şu gördüğümüz toprakla suyla bitkilerle kalpten iletişim kurabileceğimizi anlatan şahane bir kitap. Ah ben neden bu kitapla daha önce tanismadim dedirten cinsten. Okurken bazı yerleri 5-6 kere tekrar tekrar okuyorum, hatirliyorum özümü. Üstelik bunları bir keçiboynuzu ağacının altında serin serin püfür püfür yapıyorum. Söyleselerdi bir keçiboynuzu ağacıyla kardeş olduğumu farkedecegimi  inanmazdin daha önceleri:))

Yeryüzü ile Konusma sanatı kitabini edinir edinmez özetleyeceğim ama ilgi duyuyorsanız bu konulara alin okuyun içinde kaybolun, hatta yapabiliyorsanız dağlarda uzak koylarda herşeyden uzakta yapın bunu.

Kitabın arka kapağından…

“Gerçeğin salınarak yüzdüğü kutsal nehrin sularında bir yolculuğa ne dersiniz? Bu geziyi kalp ile yapıyoruz. Kendinizi nehrin akışına bırakırsanız, okuyacaklarınız sizi okyanusa ulaştıracak. Kalp, yolu biliyor; rahat olun. Bu kitabın dünyasında taşlar ve kuşlar, ağaçlar ve yönler, hastalık ve ölüm, varoluş ve denge VAR. Her şey kutsal ve bir bütünün parçası. Bu varoluş içinde, bir çocuğun büyüyüp olgunlaşması, yaşlanıp bilge olması ne ifade eder? Bilgi bilgeliğe nasıl dönüşür? Birlikte yeterince zaman geçirir, onunla bir yoldaşlık ilişkisi kurarsanız bir bitki sizinle konuşur mu? Konuşmakla kalmayıp şarkılar ve dualar da öğretir mi? Şifasını anlatır mı? Peki ya Yeryüzü, acısını paylaşır mı sizinle? İnsanın İyiliği için, kendini usulca toplayıcısının ellerine teslim eden bitkiden öğreneceğimiz çok şey var.”

Kendimi Flora da  bulmam Ayşe ye Selehattin e sarılmam ağaçların altında uyumam Yeryüzü ile iletişimimin artması, bitkilerle kardeş olduğumuzu hatırlamam ve Yeryüzü ile Konuşma Sanatını kucağımda bulmam bir anda oldu. Sonra oldukça bakir bir yer olan Çıralı bile bana doğadan ayrışmış gözüktü.

Flora da anı yaşamamak için çok çaba harcaman gerekiyor buna da çok vaktin olmuyor:) Şahane sohbetler, güzel yaşanmışlıklar, istediğin an tekbaşınalıklar hep burda bu güzel dağın tepesindeki yuvada. Yuvanın doğa olduğunu doğaya dönmek olduğunu anladım bir kez daha. Ve ne kadar az şeye ihtiyacımız olduğunu. Vazgeçtikçe nasıl özgürleştiğimizi.

Artık adalarıma bir ada daha eklendi, ilk fırsatta ve her fırsatta yine Flora da ya da Flora ya  benzeyen başka cennetlerde olacağım ve umarım bende böyle bir cennet yaratacağım en yakın zamanda.

Ve bu da flora da dinlediğim ve beni oralara götüren müzik:)

http://www.olymposflora.com/bizkimiz.htm

https://www.facebook.com/flora-akdeniz-bah%C3%A7esi-111490021391/?fref=ts