“Bir çatlak var herşeyde, ışık böyle sızıyor içeri”

sonask

Bazen bir şehir insanı bir hikayeye götürür. Bazen bir hikaye bir şehre. Ben bir Woody Allen filmi Paris Manhattan ı seyretmeye niyet etmişken kendimi yine Paris te Mathew le Pauline in yanında kalbim sıcacık buluverdim. Çok nadiren bir filmi yeniden izlemek isterim bu film öyle bir filmdi. Filmin adı Mr. Morgan’s Last Love. Çok beklenti yaratmamak adına çok yavaş, çok sıradan hayatlara ait, çok Fransız(Fransız, Alman, Belçika ortak yapımı imiş.) bir filmdi. Boş yüksek tavanlı ama bir o kadar da güzel Fransız evleri, sakin keyifli diyaloglar vardı, Çoğu fransız filmi gibi boş evlere girip sevişmiyorlardı sadece:)

Otobüste tanıştığın birine nasıl davrandığın kaderini belirleyebilir dedi bana film. Kader mevzusu çok karmaşık olsa da benim aklıma en çok karşılaştıklarımızla ne yaptığımız oturmuştur. Pauline ve Mathew’in karşılaşması da böyle o ilk karşılaşmada o sıcaklık hissedilmese, kalbe dokunmasa o ilk karşılaşma, karşılaşılan kişiler birilerine benzetilmese belki de böyle bir film olmayacaktı:)

Karşılaştığımız kişileri nereye koyacağımız tamamen bizimle ilgili, sonra bütün kaygılar korkular, öğrendiklerin yokoluyor; sen ve o kalıyorsunuz dünyada.

Ve biraz önce otobüste ilk kez gördüğün insan senin için dünyanın en önemli insanı olabiliyor bir anda.

Bazen bir arkadaşlığın ne kadar aşk olabileceğini, bazen bir aşk ın da sadece arkadaşlık olduğunu söyledi bana.

Filmden bir diyalog

  • neden hayatı sevmeyi bıraktın?
  • hayatı sadece kendi başına sevemezsin ki. mekanlarını, hayvanlarını, insanlarını, hatıralarını, yemeğini, edebiyatını, müziğini seversin. ayrıca bazen tüm sevgini vermek zorunda olduğun biriyle tanışırsın. ve birini kaybettiğin zaman, her şeyin onunla birlikte duracağını düşünürsün. fakat her şey devamlılığını sürdürür.

Bazen sadece bir film, bazen bir hayat, bazen bir insan nasıl değiştirir hayatımızı birden bire.

Fimde son zamanlarda daha da çok hayatımda olan dansta vardı ve dansın yaşam olduğunu gördüm bir kez daha.

Michael Caine çok iyi oynuyordu, Celemence Poesy çok çok güzel ve tatlı ve iyi oyuncuydu. Paris’e ilk gittiğimde (aslında sadece bir kez gittim:)))heyooo Paris teyim diye çocuklar gibi çığlıklar atmıştım. Filmi izlerken yine aynı duygu vardi:)

Filmde Lenord Cohen den birşeyler…

“bir çatlak var her şeyde, ışık böyle sızıyor içeri.”

“there is a crack in everything. that’s how the light gets in. ”

İyi ki var o çatlak.

 

Kızkardeşlerim:)

kizkardes

Çok şanslıyım iki tane dünya güzeli kızkardeşim var ama daha ne çok varmış:) Bunu kalbimde hissediyorum iki gündür.

Çember olmak çemberde kendini ifade etmek, çemberde hem hiç hem kendin olmak hiç konuşulmayanları konuşmak, hep birlikte niyet ve şefkat göndermek tüm aleme nasıl sihirli birşeymiş:)

Eril’i, erkeği dışlamadan onu da canımıza basarak herşeyi ama herşeyi konuşmak, birlikte düşünmek, birlikte gülmek, birlikte ağlamak, tüm samimiyetinle sarılmak, ellerinden, kalplerinden öpmek.

Begüm le  ve Filiz le  başladı benim çember hikayem. Canım Begüm le mira da bir çember çalışması yaptık, sonra biz Ekincik te bir yas çemberi. Çember de kendini ne kadar özgür ve bağlantıda hissettiğini, hem kendin hem hiç olduğunu deneyimlemek çok güzeldi.

İşte bunlardan dolayı sevgili Deniz bir kızkardeşler çemberi deyince atladım hemen Mira da olsun diye. Çünkü Mira dişi, mira bizi hep kucaklar, kollar, şefkatle sarar, sarmalar. Andadır, sevgiyle akar.

Kırmadı geldi 33 kızkardeş:) Ah o heyecan. Hiç tanımadığın o güzel kadınlarla bir anda sevgili olmak, herşeyini paylaşacak kadar kendini güven içinde hissetmek. Çemberin güzel kalplerin ve oluşturulan harika alanın marifeti:) Gerçek anlamda birlik duygusunun hissedilmesi.

Sevgili Deniz in sesiyle yaptığı harika çağrıyla başladı, o anda ben yuvada, ovada, dağlarda, ormanda, bir ağacın dalında, kovuğunda, bulutta, acının, sevginin, şefkatin ta içindeydim, bağlantı güçlü kuruldu.

Sonra herkes neden burda olduğunu, kim olduğunu paylaştı kısaca, bazen sarılarak, bazen dokunarak, bazen anlatarak, bazen ellerinden öperek:)

Aramızda  şifacılar, gezginler, doulalar( doğumu ve ölüme geçişi kolaylaştıran), cesur ruhlar, çok güzel kadınlar vardı.

Niyetin, tohumun ne denli önemli olduğunu biliyoruz, tüm evrene şefkat tohumu ekildi öncelikle. Sonra bu çemberlerin ne kadar şifalandırıcı olduğu, çemberlerin kendi aramızda ve aramızda olmayan herkesle daha çok yapılması konuşuldu. Ve belki de çember hiç duymayanlara ulaşılması. birbirine destek olmanın ıiyi ve kötü günde önemi ve keyfi, kadın olmanın mucizesi ve mucizeyi daha keyifle yaşamamız, kadınlığa başlangıç için törenler, kadınlığı yaşarken bizi engelleyen alt inançlar kalıplar ve bunlardan birlikte özgürleşmek, yaşadığımız güzellikler ve zorluklarla ilgili çemberler oluşturmak. Birbirimizden alacak ve verecek ne çok şeyimiz olduğu ve bunları paylaşmak için ne çok hevesli olduğumuz. Toprakla, yeryüzüyle barış ve şifa ritüellerinin doğayı ve hepimizi iyileştireceği, törenlerin ve ritüellerin nasıl şifalandırıcı olduğu…. ilk anda aklıma gelenler ve katılamayan herkes te duysun diye paylaşmak istediklerim.. ama o 5-6 saatte daha ne çok güzellik konuşuldu, paylaşıldı.

Mucizeyi yaşadık mucizeleri çoğalttık, daha çok mucize deneyimlemeye niyet ettik kısaca.

Birlikte şifalandık, şifalandırdık, kardeşliğimiz daim olsun:)

Daha çok kızkardeş olmaya, kadınlığımızı daha büyük keyifle yaşamaya ve böylece erili de daha şefkatle kucaklamaya çağrımızdır.

Hayallerin sınırı olmamalı, hayaller sonsuzlukla kucaklaşmalı.

tehlikeli-yuruyus-the-walk-film

Ah yine bir film beni koltuğa çiviledi. Ne mutlu:) Filmin adı The Walk. Harika ötesi bir yaşam öyküsü ve onun nefis bir filme dönüşmüş hali. Bir yaşamın içine girmek ve bir kısmını bile olsa tüm o edinilen deneyimlerle yaşamak ve o an yaşıyormuş gibi heyecanlanmak hatta bazı yerlerinde heyecandan ölmek:) Film, Philippe petit‘in ağustos 1974’te ikiz kuleler‘in birinden diğerine çelik halat üzerinde yaptığı yürüyüşü konu ediyor. Philippe Petit bir ip cambazı, ipin üstünde danseden kendini en çok orda mutlu hisseden bir Fransız. Gördüğü bir gazete haberi üzerine bir hayal kuruyor kocaman bir hayal ikiz kulelerin insaatı devam ederken iki kule arasına ip gerip yürümeyi hayal ediyor. Hayalin her türlüsü çok güzel ama bu kadar kocaman olması ve bu kadar imkansız gibi görünmesi. Ve suç ortakları toplamaya başlıyor, önce güzel bir sevgili sonra bir fotoğrafçı ve diğerleri. İnsanın suç ortakları olmadan hayali gerçekleştirmek bu kadar keyifli olmazdı bence. Tüm o hayale doğru yolculuk ve hayalin gerçekleşmesi inanılmazdı. Filmin son sahneleri kalbi durdurabilecek kadar heyecanlı ve inanılmaz güzel kurgulanmış. Filmi 3 boyutlu izlemiş olmayı çok isterdim ama kalbim dayanır mıydı hiç bilmiyorum:)

Film bana hayallerimize sınır koymamamızı söyledi, sınırsız olduğunda her hayalin gerçekleşebileceğini, bir hayalle bütünleşmenin nasıl birşey olabileceğini ve bu yolculuğun inanılmazlığını…

Herkesin ölüm olarak gördüğü şeyi Philippe Petit yaşam olarak görüyor, ipin üstünde olmak yaşamak Philippe için ve hep yaşamı seçiyor. Ve neyi seçersek onu yaşıyoruz, harika bir örnek.

Son üç adım çok önemlidir diyor Philippe’in hocası, son üç adım kala kibre kapılırsan herşeyi kaybedebilirsin.  Başardım bitti haline hiç geçmemek belki de, belki de yolculuğun hep devam edeceğini bilmek.

Beni filmde çok etkileyen birşey de yol arkadaşlıkları, suç ortaklıklarıydı.  Sana inanan bir kişi varsa dünyayı tersine çevirebilirsin, film o kadar güzel anlatıyor ki.

Ve üzerinde olduğun şeyin sana yardım etmesine izin vermek, onunla bir olmak… Ah o ip nasıl da tuttu Philippe’yi nasıl bırakmadı; ah o bütünleşme nasıl güzeldi.

Joseph Gordon-Levitt şahane oynuyor, film benim için baştan sona çok heyecanlı, çok öğretici, çok keyifliydi. Mutlaka izlemelisiniz derim.

Ve artık  daha çok inanıyorum hayallerin sınırları yoktur, sonsuzluğa uzanırlar. Hep hayaller hep yaşam kazansın, ve biliyorum ki yaşam ölüme gülümseyerek yürüdüğümüzde kazanır. Yaşama ve ölüme merhaba:)

 

 

Huzura kaçmak, huzuru kaçmak:)

252775_10150933967853715_1968646133_n

Ah bilmiş bilmiş konuşmayı sevmiyorum, hem ne biliyoruz ki… Ama bir yandan da deneyimlerimi paylaşmadan edemiyorum, bu benim yaradılış halim sanırım, bu blog da zaten ondan var:)

Birlik hali bende hergün yeni yeni açılımlar yapıyor, yeni yeni şeyler farkettiriyor. Geçen gün canım arkadaşım dedi ki herkeste kendimi görüyorum, bu yoldan değil de şu yoldan yürüsem o olurdum. Aynen böyle zaten hepimiz herkes olabilirdik.

Ama bir yandan da o kadar farklıyız ki herkesten ve herşeylerden. Bu yolculukta beklentisiz, belki tüm anlam ve mutluluk arayışlarından sıyrılarak yolu yürümek, durmadan yürümek. Bu yolculukta eşsiz armağanlarımızı paylaşmak dünyayla, evrenle, sadece bize özgü olan duyguları yaratımı deneyimlemek. Ve başka da birşey olmayacağını farketmek.

Bu yaz çok şey farkettiğim, çok şifalandığım bir yaz oldu.

Beyni kodlayarak, olumlamalarla, pozitif düşün pozitif olsun herşeyle aslında kendimizi başka bir alana hapsedebildiğimizi cok daha fazla farkettim.  Bazen karmaşanın, zorluğun, zorlamaların ne kadar şifalandırıcı olduğunu.

Anda kalmak çok güzel, ama anda huzurla kalabilmek için arkamıza da sevgiyle gülümseyerek bakabilmemiz gerektiğini biliyordum ama idrak ettim, yoksa anda kalmanın koca bir yalan olabileceğini.

Kendini sevmenin dualiteden özgürleşmek olduğunu. İyi kötü ayrımına düştüğümüz anda kendimizden uzaklaşmakta olduğumuzu.

Toplumsal kabulu seçerek şu ana kadar yaratılmış hikayeleri tekrarlıyoruz, bir anlamda kopya çekiyoruz. Kendi özgün hikayemizi yaratabilmemiz için yeniye hiç olmayana adım atabilmemiz gerektiğini farkettim.

Hepimizin travmaları var, bunların bir kısmı toplu bilinçten, bir kısmı kendi öz hikayemizden. İşte en çokta o öz hikayemiz şifalandırıcı, bazen bu ateşli bir hastalık kadar basit bir şey olabiliyor. Ona ve o sırada yaşananlara gülümseyerek bakabildiğimizde iyileşiyor hasta, yoksa ömür boyu ateşlisin.

Yani bu dünyada yaralı olmayan yok,  yaralarımızı görmemeyi seçtiğimizde de yaralarımızı şifalandırmamayı şeçtiğimizde de, kendiliğinden şifalanacağını sandığımızda da yara açık kalıyor. Bazen 10 yıl farketmiyorsun ama 11. yıl öyle bir kanıyor ki.

Karanlıkta büyük hazinelerin bulunabileceğini biliyoruz.. Karanlıktır aydınlatan.  O zaman karanlıkla yeni bir ilişki kurmanın, karanlıktaki hazineleri görmenin zamanı gelmedi mi?

Kendi  şarkımızı söylerken sesimiz önce çatal çatal çıkacak, belki kendi sesimizden ürkeceğiz, belki korkacağız. Ama şarkı söylemeye devam edersek ve şarkı daha da kendi şarkımız olmaya başlarsa, bir süre sonra güzel bir havada nefis bir tarlaya tohumlar eken neşeli bir çiftçiye dönüşeceğiz. Ve ancak o tarla temizse, taşlardan, ayrık otlarından arınmışsa ve biz bakarsak sularsak büyümelerini sevgiyle izlersek tam bizim istedğimiz gibi ekinler boy vermeye başlayacak.  Ve aslında kendi tarlamıza sırtımızı döndüysek ve bakmamayı görmemeyi seçiyorsak başkasının bahçesini kendi bahçemiz sanıyorsak ihmal ediyorsak kendi bahçemizi…. yaratamıyoruz ve yaşamıyoruz da….

Ne demiş Yunus,

“İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendin bilmez isen

bu nice okumaktır.”

Yanında yörende seni üzen kızran birileri varsa ya da sen birilerini üzüyorsan; işinde mutlu değilsen ya da fazla iş odaklıysan; sürekli birşeyler üretiyor ya da hiçbirşey üretmiyorsan;  hep birileri olsun istiyorsan ya da hep yalnızsan;  sana aşırı ilgi gösteren birileri varsa, ya da fazla yalnızlıktan şikayetçiysen; çok okuyorsan ya da hiç okumuyorsan, hep huzuru arıyorsan ya da huzurdan kaçıyorsan;  ve daha dengeni bozacak ne varsa hayatında fiziksel zihinsel duygusal… Geçmişine bakmalısın hepimiz gibi… Tekrar tekrar gülümseyerek. Geçmişinle başka bir ilişki geliştirdiğinde, geçmişini anda yeniden yarattığında, hikayeni yeniden başka bir gözle yazdığında huzura yaklaşacaksın…

???????????????????????????????????????????????

 

 

Yeryüzü ile Konusma Sanati

flora

Dogadan ve dolayısıyla kendimizden ne kadar uzaklasmıs olduğumuzu toprak ananın kucağında bir kaç gün geçirince daha iyi anliyor insan.  Ama gerçekten topraga agaca ve toprakla agaçla canla bütünleşmiş canlara dokununca bir baska hal geliyor insana.  Duyuları açılıyor sanki yükseklerde olunca, Tanrı, Allah, Evren de gökyüzünde diye öğretildiği için belki kendini daha yakın hissediyor insan varoluşa, yükseliyor sanki. Tatillerde de genellikle betonun içinde betonlastirilmış sahil kasabalarinda, kalabalıkların içinde oluyoruz.  Tamamen doğayla belki de hiç vakit geçirmediğimi tamamen doganın bir parçasi olamadigimi Flora Akdeniz Bahçesi’de Ayşe ve Selahattin’le kucaklastiktan sonra an be an anlamaya basliyorum. Selahattin le Ayşe’nin dogaya dönüş hikayeleri çok güzel ve çok cesur. Su an yaşadıkları yerde beton hiçbir şey yok, tamamen doganın içindesin. Minimum teknoloji, geceleri isik sadece ay ve yildizlar.  Eskilerin neden magaralarda daglarda aylar yillar geçirdiklerini şimdi daha iyi anlıyorum öyle bir hal ki aydınlanmama az kaldı:))

Sonra sohbet muhabbet sevginin en derininin katildigi Ayşe’nin yemekleri derken bir kitapla tanıştım. Ayşe editörlüğünü yapmış ve ne kadar etkiledi beni bazi yerlerini defalarca okudum.

Yeryüzü ile Konuşma Sanatı. Şu gördüğümüz toprakla suyla bitkilerle kalpten iletişim kurabileceğimizi anlatan şahane bir kitap. Ah ben neden bu kitapla daha önce tanismadim dedirten cinsten. Okurken bazı yerleri 5-6 kere tekrar tekrar okuyorum, hatirliyorum özümü. Üstelik bunları bir keçiboynuzu ağacının altında serin serin püfür püfür yapıyorum. Söyleselerdi bir keçiboynuzu ağacıyla kardeş olduğumu farkedecegimi  inanmazdin daha önceleri:))

Yeryüzü ile Konusma sanatı kitabini edinir edinmez özetleyeceğim ama ilgi duyuyorsanız bu konulara alin okuyun içinde kaybolun, hatta yapabiliyorsanız dağlarda uzak koylarda herşeyden uzakta yapın bunu.

Kitabın arka kapağından…

“Gerçeğin salınarak yüzdüğü kutsal nehrin sularında bir yolculuğa ne dersiniz? Bu geziyi kalp ile yapıyoruz. Kendinizi nehrin akışına bırakırsanız, okuyacaklarınız sizi okyanusa ulaştıracak. Kalp, yolu biliyor; rahat olun. Bu kitabın dünyasında taşlar ve kuşlar, ağaçlar ve yönler, hastalık ve ölüm, varoluş ve denge VAR. Her şey kutsal ve bir bütünün parçası. Bu varoluş içinde, bir çocuğun büyüyüp olgunlaşması, yaşlanıp bilge olması ne ifade eder? Bilgi bilgeliğe nasıl dönüşür? Birlikte yeterince zaman geçirir, onunla bir yoldaşlık ilişkisi kurarsanız bir bitki sizinle konuşur mu? Konuşmakla kalmayıp şarkılar ve dualar da öğretir mi? Şifasını anlatır mı? Peki ya Yeryüzü, acısını paylaşır mı sizinle? İnsanın İyiliği için, kendini usulca toplayıcısının ellerine teslim eden bitkiden öğreneceğimiz çok şey var.”

Kendimi Flora da  bulmam Ayşe ye Selehattin e sarılmam ağaçların altında uyumam Yeryüzü ile iletişimimin artması, bitkilerle kardeş olduğumuzu hatırlamam ve Yeryüzü ile Konuşma Sanatını kucağımda bulmam bir anda oldu. Sonra oldukça bakir bir yer olan Çıralı bile bana doğadan ayrışmış gözüktü.

Flora da anı yaşamamak için çok çaba harcaman gerekiyor buna da çok vaktin olmuyor:) Şahane sohbetler, güzel yaşanmışlıklar, istediğin an tekbaşınalıklar hep burda bu güzel dağın tepesindeki yuvada. Yuvanın doğa olduğunu doğaya dönmek olduğunu anladım bir kez daha. Ve ne kadar az şeye ihtiyacımız olduğunu. Vazgeçtikçe nasıl özgürleştiğimizi.

Artık adalarıma bir ada daha eklendi, ilk fırsatta ve her fırsatta yine Flora da ya da Flora ya  benzeyen başka cennetlerde olacağım ve umarım bende böyle bir cennet yaratacağım en yakın zamanda.

Ve bu da flora da dinlediğim ve beni oralara götüren müzik:)

http://www.olymposflora.com/bizkimiz.htm

https://www.facebook.com/flora-akdeniz-bah%C3%A7esi-111490021391/?fref=ts

Ben sana uyumayı öğretirim

kopru_ustu_1

Filmin adı Les Amant Du Pont Neuf. Köprü üstü aşıkları diye çevirmişler ama bence köprü altı olmalı:) Bazen insan çok şanslıdır çok güzel bir film düşer avuçlarınıın arasına. Filmi seçerken  Juliette Binoche var diye,  Fransız filmi diye, Paris te geçiyor diye ve biraz daha sıradışı insanları anlatıyor diye seçtim sadece.  Öyle güzel bir şiir söyledi ki bu film yüreğime filmi defalarca izleyebilirim.

Film, Paris’in en eski köprüsü olan Pont-neuf üzerinde yaşayan Alex ile varsıl ailesiyle paylaştığı evinden aşk acısıyla ayrılarak sokaklarda yaşamayı seçen ve gözlerindeki bir hastalık nedeniyle görme duygusunu hızla yitiren ressam Michelle’in öyküsü.

Aslında durup bakmadığımız bile, ne yaptıklarından, ne hissettiklerinden çoğu kez haberdar olmamayı sectiğimiz sokakta yaşayan insanların duyguları yaşamları hissettikleri, aşkları.

biri beni sever,
sen “gök beyaz” dersin.
o ise “ama bulutlar siyah” der
o zaman âşık olduğunu bilirsin.

Herşey iyi ya da kötü olabilir, sokakta yaşamak eğer aşık olacaksan sarılarak uyuyacaksan o kadar da kötü birşey olmayabilir dedirten film.  Ve Michelle nasıl da sevgiyle Alex e  yapamadığı birşeyi uyumayı öğretir ve nasıl güzel yapar bunu:)

Michele Alex’e bakışını genişletmeyi öğretir “Ben sana ufuk çizgisini göstermeye çalışıyorum. Sen hâlâ ayaklarına bakıyorsun” der. Ve ilginç bir şekilde ayakkabılar hep iyi bir roldedir bu filmde.

Juliette Binoche nin o bilindik fıkrayı anlattığı işte fıkra böyle anlatılmalı dedirten ve kahkahalarla  aynı hikayeye dakikalarca güldüren. Ben aynı hikayeyi tekrar tekrar anlatmayı ve onun verdiği farklı hisleri bu kadar çok severken nasıl da gözlerimden yaşlar geldi.

Aşk sahip olmak mı? diye sorgulatan. Sevdiğinize sonsuza kadar sahip olmayı mı yoksa onun iyileşmesini ve bir daha onu görmemeyi mi seçersiniz dedirten… Peki hangisi aşktır?

Giderek körleşen Michelle Alex’e “Benim için herşeyi ‘büyük’ ölçülerde yapman gerekiyor. Küçük gülümsersen göremem, kocaman gülmen gerek.” der.. Tüm sevgililere söylediğimiz de bu değil midir? 

Juliette Binoche herzamanki gibi çok çok iyi oynuyor, hatta bence herzamankinden daha sonraki oyunculuklarından bile daha iyi bir oyunculuk. Kör ve sokakta yaşayan bir ressam gerçekten de, başka birşey olamaz gibi.

Bazı filmleri birkaç kez izlemek istersiniz ama izlemeseniz de o verdiği tad hayatınıza kattıkları hep sizinle kalır.  İşte öyle bir film.

Les Amants du Pont-Neuf_2

 

Ağaçlar resim yapıyor, kuşlar dans ediyor, kediler gülümsüyor gördün mü:)

cropped-12685_10153849273325495_2098985379_n.jpg

İnsanların duyguları yüzünden okunuyor genellikle, eğer duygularını sergilemekten korkmuyorsan. Beni her gün gülümsetebilecek birşey bulabilirim:) Hepimiz bulabiliriz. Ama bazen gülümseriz bazen de sadece bakarız, hiçbir duygu uyandırmaz bizde. Genellikle acıda sıkıntıda, dram da kalmayı seviyoruz. Çünkü varolan dünya bize bunu pompalıyor ve bu bakış açısıyla baktığımızda herşey ne kadar kötü. Oysa kim söyleyebilir dağdaki bir çobanın bir plaza çalışanından daha mutsuz olduğunu. Ya da bazen bir çingene kızı Bağdat caddesi kızından daha kültürlüdür. Bazen sokakta kimsesiz büyümüş bir çocuk sevgiyle büyütülen bir çocuktan daha sevgi doludur. Bazen hasta biri çok sağlıklı birinden daha çok gülümser ve hayatın tadını çıkarır.

Hayat bu kadar acımasız ve zorken ne diyorsun sen diyenler çıkacaktır. Bende diyorum ki  biz acıda sıkıntıda kalmayı seçmesek dünya değişebilir…

Hayat her zaman gördüğümüzden çok daha fazlasıdır. Bugünlerde görünenin ötesinde ne kadar farklı şeyler olan şeyler olabileceğini ve duyu organlarımın algılarımın beni ne kadar yanıltabileceğini deneyimliyorum çokça.
Ve Adamus mesajı aslında neden dramda kalmayı seçtiğimizi ve bunun bazen ne kadar dar bakmak olduğunu çok güzel anlatmış:)

“Tam da hiç gerek olmayan zamanlarda dramayı hayatınıza getiriyorsunuz.
Hiç fark ettiniz mi, tam sular durulurken, siz tam hayatın coşkusunu
hissetmeye başlamışken o kör noktanızdan birşeyler – duygusal bir
fırtına, sorunlar, drama – çıkıp gelip nasıl da herşeyi berbat
ediyorlar? Ortaya çıkan o ağır duygular deneyimlemeye henüz başlamış
olduğunuz o suküneti nasıl da bulandırıyorlar.

Şimdi burada bir dakikalığına duralım. Bunun böyle olduğunu
biliyorsunuz, ben biliyorum. Peki neden oluyor? Sebep sizin çok zayıf,
çok kırılgan olmanız mı? Dünyanın yaşamak için çok zor bir yer olması
mı? Herkesin sizi kullanmak istemesi mi? Diğer insanların kendi
ihtiyaçları ve açgözlülükleriyle gırtlaklarına kadar dolu olması ve
her ne pahasına olursa olsun sizin güneşinizi gölgeleyecek olmaları
mı? Hayır. Hayır. Aslında siz dramaya sebep oluyorsunuz. Aslında siz
dramayı kendi hayatınıza çekiyorsunuz ve o da bir çok farklı şey
aracılığıyla sahneleniyor.

İlişkileriniz vasıtasıyla sahneleniyor. Refahınız, iş çevreniz
aracılığıyla sahneleniyor. Bedeninizde sahneleniyor. Evet, drama
bedeninizde sahnelenir çünkü bu eski, çok eski bir insan şablondur ve
siz bu şablona yakalanmış haldesiniz. Sizin için sanki değişmez bir
alışkanlık gibi ve bu noktadayken ağaçlara dikkat etmekten ormanı
göremiyorsunuz. Böylece şablon var olmaya devam ediyor. Sizin içinizde
programlanmış halde ve sürekli de pekiştirildi, sağlamlaştırıldı. Bu
yüzden siz de durmadan dramayı kendinize çekiyorsunuz, sonra da
yılgınlığa kapılıyor ve “Ama ne zaman birazcık ilerleme göstersem,
birşeyler gelip yolumu tıkıyor” diyorsunuz.

Dramayı depresyondayken kendinize çekiyorsunuz. Şu anda depresyon – ve
ben önümüzdeki birkaç yıl içerisinde depresyondan söz edeceğim.
Aslında akıl hastalığı olanlar, hastanede yatan ya da ilaç kullananlar
ve hatta zihinsel dengesizlik ya da depresyon yaşamakta olanlara bir
şekilde yardımcı olacağız, çünkü bu çoğu akademisyenin olduğunu
sandığı şey değil.

Şu anda depresyon – dinleyiciler için konuşuyorum, bu söylediklerim
bütün insanlar için geçerli değil, ama bunu dinleyenler için – kim
olduğunuzu anlamanız için yaratılmış bir çeşit boş alan. Depresyon,
tanrısallığınızı, kendinizi keşfedebileceğiniz, geçmişinizi
hatırlayabileceğiniz bu boş alana geliyor ancak depresyonun gelmesine
sebep olan bazı dinamikler de var.

Bunlardan biri eski insan halini bırakmakla ilgili hissedilen üzüntü.
İster inanın ister inanmayın, öyle. Eski insan halini bıraktığınız
için üzülüyorsunuz. Depresyona giriyorsunuz çünkü içinizde ruhunuzun –
kendi tanrısallığınızın – size günlük yaşantınızda katılmak istediğine
dair bir farkındalık var. Sadece spiritüel yaşantınızda değil, sadece
bazen gidip yüksek benlik dediğinizle bağlantıya geçtiğiniz diğer
alemlerde değil; tanrısallığınız tam şimdiye, şu ana gelmek istiyor.
Tam biz şimdi konuşurken, bu konuşmanın, bu yayının bir parçası olmak
istiyor. O gelmek istiyor ama siz onu yaklaştırmıyorsunuz.

Bir çeşit enerjiyle tanrısallığınıza, ruhunuza, Tanrı-Benliğinize
günlük yaşantınıza girme izni vermeyerek bir vakum yaratıyorsunuz. Bu
da depresyona sebep oluyor. Aslında bu, tanrısallığınızın,
Bütün-Benliğinizin burada olma zamanı olduğunu gösteren bir çeşit
işaret yada bildirim. Ama siz bunun sadece depresyon olduğu, sizde bi
sorun olduğu fikrine, enerjinizin neden bu kadar düşük olduğuna, neden
hiçbir şeyin sizi harekete geçirmediğine o kadar takılıp kalıyorsunuz
ki, ne yapıyorsunuz biliyor musunuz? Eh, evet, ne yaptığınızı
biliyorsunuz, çünkü az önce size söyledim. Drama yaratıyorsunuz. İnsan
draması, diğer insanlarla çatışma, bollukla ilgili sorunlar,
spiritüelliğinizle ilgili sorunlar yaratıyorsunuz. Spiritüelliğinize
dair harikulade bir drama yarattınız. Hastalıklar, acı ya da
yaralanmalar yoluyla fiziksel bedeninizde drama yaratıyorsunuz ve bu
drama size hayatta olduğunuzu hatırlatıyor. Dikkatinizi asıl
meseleden, benliğin Dünyadayken, bu yaşamınızda bütünlenmesinden
uzaklaştırıyor ve oyalanma aracı haline geliyor.

Bu enerjidir. Şeker bedeniniz için neyse drama da insan için odur.
Şeker biyolojiniz için ne ifade ediyorsa drama da psişeniz için
aynısını ifade eder. Bir çeşit tatmin, bir çeşit taşkınlık, sarhoşluk.
Dikkatinizi dağıtır ve genellikle sahtedir. Genellikle asılsızdır.
Drama olmadan yaşayabilirsiniz. Şimdi, “Evet, ama ya etrafımdaki bütün
bu insanlar – çocuklarım, eşim, birlikte çalıştığım insanlar,
televizyondaki drama – bütün bu dramadan nasıl kaçınabilirim ki?”
diyeceksiniz. Bilinçli ve kasıtlı bir seçim yaparak.

Ama bu seçimi yapmadan önce, doğabilecek bazı sonuçları açıklamama
izin verin. Drama olmayınca dikkatinizi dağıtacak olan o enerji –
şekere benzeyen, sahte enerji – size akmayacak. Önceden olduğu gibi,
size yaşadığınızı hatırlatan o şey olmayacak. Evet, drama – siz
dramayı kendinize yaşadığınızı hatırlatmak için, canınızın sıkılmasını
engellemek için kullanıyorsunuz. Drama olmadan, bir çeşit hiçliğin
içine gideceksiniz.

Bu arada, siz dramayı gerçek tutkunun yerine koyuyorsunuz. Bazılarınız
benimle rüyalarınızda ya da hatta bazen de uyanıkken bağlantı kuruyor
ve “Ama Adamus, benim tutkum nerede? Benim tutkum ne?” diyorsunuz.
Hemen önünüzde ama şu anda drama onun yerini almış halde. Bu yüzden,
sizi harekete geçiren, yaşama nedeni veren şey drama, tutkunuz değil.
Ama siz buna bir son verebilirsiniz.

Herbiriniz yeni bilincin öğretmenlerisiniz. Ben burada konuşurken,
söylediklerimin bir kısmını çok rahat anlıyorsunuz. Söylediklerimle
bağlantı kuruyorsunuz. Ama biz konuşurken, bir parçanız da direnmeye
ve isyan etmeye çalışıyor. Bir parçanız, “Evet, ama, ama, ama…” diyor.
Ama yok. Drama sizin ötesine geçebileceğiniz bir şey. Drama Eski
Enerji, çok insani ve artık size hiç yakışmıyor.

Sizden dramanın hayatınızda olduğu zamanların farkında olmanızı
istiyorum. Ah, siz artık drama istemediğinize dair o net, adanmış
seçimi yapana kadar yarın da, ondan sonraki gün de hayatınızda olacak.

Dramasız Hayat

Peki, dramayı salıverdikten sonra ne olacak? Çok kısa bir süre için
canınız fazlasıyla sıkılacak. Bu can sıkıntısı dramanın hayatınızda ne
kadar yer tuttuğunun farkına varmanızı sağlayacak. Uyanık
olduğunuzdaki deneyimlerinizin yaklaşık %93’ünün bir çeşit drama
etrafında şekillendiğini söyleyecek kadar ileri gideceğim. Bu drama
diğer insanlarlai kendinizle, veçhelerinizle, bedeninizle ilgili
olabilir, her zaman bunu sağlayacak bir şey vardır. Her zaman için
üstesinden gelmeniz, üzerinde çalışmanız, savaşmanız ya da kaçmanız
gereken birşeyler vardır. Ve bu dramadır. Kişisel enerjinizin ne
kadarını dramaya harcadığınızı hayal edebiliyor musunuz?

Kısaca, dramayı bıraktığınız zaman, çok kısa – ama çok etkili bir
zaman – için hayatın çok sıkıcı olduğunu hissedeceksiniz. Sizin drama
ihtiyaçlarınızı besleyen insanlarla dramatik ve aşırı duygusal biçimde
ilişki kurmayı bıraktığınız zaman canınız çok sıkılacak – “Sırada ne
var? Ne yapmam gerekiyor?” Dramaya geri dönmek için bir çekim
hissedeceksiniz, buna meyledeceksiniz, çünkü, aslında drama – bir
noktaya kadar – oldukça eğlencelidir. Bir noktaya kadar harekete
geçiricidir. Size – bir noktaya kadar – hayatta olduğunuzu hatırlatır.
Ve siz şu anda o noktadasınız.
Böylece kısa bir can sıkıntısı döneminden geçersiniz. Sanki
etrafınızda hiçbir şey yokmuş gibi olur. Sanki uçsuz bucaksız bomboş
bir çöldeymişsiniz gibi.. ve sonra kendinize sorarsınız “Peki, neden
yaşamam gerekiyor? Drama gitti, birlikte oynadığım insanların bazıları
gitti, Ruh denen şu şeyi hissetmiyorum, kozmik bilinç deneyimleri
yaşamıyorum, başka alemlerden varlıklar benimle konuşmuyorlar – neden
burada kalayım ki?”
İşte bu derin bir nefes aldığınız zamandır sevgili, çok sevgili
arkadaşlar ve öğretmenler. Kendinize en derin, en kesin ve en
birleşik, bağlantılı düzeyde güvendiğiniz zaman budur. Bunu
zorlamazsınız, sadece izin verirsiniz.

Çok kısa bir süre sonra, siz hala burada Dünyada fiziksel beden içinde
olduğunuz halde enerjinizi yeni alemlere genişletmeye başlayacaksınız.
Gerçek size doğru genişlemeye başlayacaksınız – gerçek size; dramaya
ihtiyacı olmayan, zihinsel değil, hissetme noktasından kendi içinde
huzurlu olmanın, kendi içinde tamamlanmanın ne demek olduğunu tam
olarak anlayan size. Kendinizle birlikte olmanın gerçek güzelliğini
anlayacaksınız.

Kendi bütünlüğünüzü ve aslında hep öyle olmuş olduğunuzu
anlayacaksınız ve… güleceksiniz; güleceksiniz ve güleceksiniz ve
güleceksiniz ve sonra muhtemelen biraz ağlayacaksınız, ama sonunda
“Sevgili Tanrım, Ruhun, Benim Ruhumun burada olduğunu söyleyip
duruyorlardı” diyeceksiniz ve birdenbire gerçekten de orada olduğunun
farkına varacaksınız.

Dramanın ne kadar yapay, cansız ve biçimsiz olduğunu ve artık ona
ihtiyacınız olmadığını fark edeceksiniz. Beslenmenin çok kötü bir
biçimi gibi görünecek. Çarpık, deforme edilmiş bir gerçeklik olduğunu
göreceksiniz.. Birdenbire kendinizin “ben Benim” prensibini
anlayacaksınız; dışarıdan enerji almaya ihtiyacınızın olmadığını,
herşeyin zaten orada olduğu gerçeğini; gücün çok uzun süre boyunca
oynadığınız muazzam bir ilüzyon olduğu gerçeğini; hayatın asla bir
mücadele olmasına gerek olmadığı, böyle tasarlanmadığı, aslında sadece
coşku ve keyif olduğu gerçeğini; zihnin çok güzel bir şey olduğu ama
sizin zihninizden çok daha fazlası olduğunuz gerçeğini ve kendinizi
yaratıcı bir varlık olduğunuz ama bu bu yaratıcı enerjilerin drama
tarafından tüketildiği ya da drama yüzünden alt üst olduğu gerçeğini
anlayacaksınız.

Çok, çok uzun süredir tanrısallığınızla, kendinizle, altın meleğinizle
ve tüm o diğer şeylerle bağlantı kurmayı bekliyordunuz. Aslında hep
bağlantıda olduğunuzu anlayacaksınız. Bütün bu diğer parçalarınız
yalnızca sabırla sizin dramayı aşmanızı bekliyorlardı.

Bu çok büyük bir felsefi nokta değil. Mistiklerle ve gurularla
çalışmanıza gerek yok. Yıllar ve yıllar ve yıllar süren meditasyonlara
ya da onun gibi çalışmalara katlanmanıza gerek yok. İhtiyacınız yok.
Ah, isterseniz yapabilirsiniz tabii. Bir anlamda, bu da kendi içinde
bir dramadır.

Tüm yapmanız gereken dramayla artık işinizin bittiğine dair o kesin,
kasıtlı seçimi yapmak ve ardından da geri çekilmek. Çünkü siz
“Dramayla işim bitti. Yaşamak istiyorum. Deneyimlemek istiyorum.
Yaratmak istiyorum. Artık dramaya ihtiyacım yok” dediğinizde her
parçanız bunu duyar. Kendinize karşı bu kadar net olduğunuzda her bir
parçanız bunu duyacaktır. Söyledikleriniz ruhunuzun derinliklerine
gidecek ve ruhunuz aldığı bu haberle sevinçten dans edecektir. Ve
ardından sadece geri çekilin, çünkü kendi içinizdeki, ruhunuzdaki
doğal süreç işlemeye başlar.

Evet, hayatınızda bazı değişiklikler olacak. Evet, bu, hayatınızda
bulunup dramanın fitilini ateşleyen insanların salıverilmesi anlamına
da gelebilir. Evet, kendinizle daha farklı bir ilişki kuracağınız
anlamına geliyor, artık daha fazla kurban rolünde olamayacağınız bir
ilişki. Ya yaratıcısınızdır ya da kurban. Ve dramayla, bu türde bir
beslenmeyle, bu türde bir varoluşla işinizin bittiğini ilan
ettiğinizde herşey değişir. Gerçekten öyle olur.
Şimdi geri çekilin. Zihninizden çıkın. Onu nasıl manipüle edeceğinizi
ya da hangi taktikleri kullanmanız gerektiğini düşünmeyi bırakın.
Sadece olmasına izin verin. Kendinize bu izni verecek kadar
güvenebilir misiniz? Tanrısallığınız, genişlemiş bilinciniz,
Tanrı-Benliğiniz dediğiniz o parçalara güvenebilir misiniz? Bu
parçalarınıza hayatınıza gelmeleri, her gün, her şekilde sizinle
olmaları için güvenebilir misin? İyi ve kötü ve güç ve meydan okuyucu
dediğiniz her şeyde? Ve aslında öyle değildirler. Bütün bu şeylerin
içindeki güzelliği görmeye başlayacaksınız.

Eğer söylenebilecek başka birşey kaldıysa sevgili arkadaşlar, o da
aslında çok basit olduğudur. Çok basit ve belki de bu yüzden bazen
sabrımı taşırıyorsunuz. Bu yüzden kimi zaman kendimi fazla ifade
ediyorum, fazla direkt oluyorum, çünkü çok basit. Bu basitlik
noktasına geri geldiğiniz zaman – basitlik dramanın antitezidir –
hayatınızda bu basitlik noktasına geldiğinizde, gerçek derinliğin ne
olduğunu anlayacaksınız.

Şimdi bu bir çelişki gibi görünüyor. İnsan zihniniz “Basitlik daha
basit olması demek” der. Ve bazen, zihniniz, duygularınız ve
veçheleriniz, bunlar karmaşıklığı severler çünkü drama karmaşada,
güçlüğün içinde sahnelenir. Basitlik noktasına geri geldiğinizde
gerçek derinliğin burada olduğunu, ruhun derinliğini, bilincin
derinliğini anlayacaksınız. Ama bu karmaşık bir derinlik değildir;
güzel bir derinliktir. Rahat, hakiki bir anlamı olan, gerçek sevgiyi
içeren bir derinliktir.

Bu benim bu geceki kısa mesajım. Umarım sizi zihninizden çıkarır.
Umarım sizi bu – ah, etrafınızda dolanan enerjiler ve veçheler var.
Onların enerjilerini hissedebilirsiniz. Bazen onların sizle konuşmaya
çalıştıklarını duyabilirsiniz. Bunlar size ulaşmaya çalışan
parçalarınız ama siz dramaya meşgulsünüz.

Suların durulmaya başladığı her seferinde siz fırtınayı getirmeye
çalıştınız. Şimdi derin bir nefes almanın zamanı, bunun ötesine
geçelim. Burada olma sebebimiz olan asıl işimize geçelim. Ah, yapacak
çok işimiz var bu arada. Çünkü kendi uyanış süreçlerine girmiş, bir
kaç yıl önce sizin yaşadıklarınızı yaşamaya başlayan, dünyada Tanrısal
insan olarak yaşamayı öğrenen, zihinlerinden, felsefeden, psikolojiden
uzaklamaya başlayan ve yalnızca kendi gerçek benlikleriyle bağlantı
kurmak isteyen milyonlarca insan var. Yani, önümüzde yapacak çok iş
var.
İster Kırmızı Çember’de, ister Işık İşçilerinde isterse de Kryon’un
grubunda ya da yeni bilince odaklanmış herhangi başka bir grupta olun,
bu işi yapmak için dramanın ötesine geçmeniz gerekecek.

Hatırlatmalar

Bitirirken sizinle iki şey paylaşacağım. Herşeyden önce, dramanın
hayatınızda nasıl sahnelendiğinin ve sizin de bunda rol aldığınızın
farkında olun. Dileğiniz an bağlantınızı koparabilirsiniz, ama bunu
yaptığınızda, herşeyin sıkıcı göründüğü bir periyoda girersiniz. Ama
değildir. Sadece daha yüce bir gerçeklik biçiminin yaşamınıza girmesi
için yer açıyordur. Sadece kendinizi harekete geçirmek, uyarmak
amacıyla dramaya geri dönmeyin, bu ayartmaya kanmayın.

Drama çok eski bir enerjidir. Çok ama çok düalitiktir. Şimdi biz
burada, Dünyada dramaya ihtiyaç duymadan yaşamanın yeni bir biçimini
keşfedeceğiz. Diğerlerinin kendi oyunlarını oynamalarına müsaade edin.
Onların dramayla dolu zamanlarının tadını çıkarmalarına izin verin ama
biz, gerçek bilince ulaşmak için bunun ötesine geçelim.”

Dramanın ötesine geçme zamanları, bir bıraksak kendimizi, bir hiçliğe doğru yolalsak, korkmasak gerisi gelecek….