Huzura kaçmak, huzuru kaçmak:)

252775_10150933967853715_1968646133_n

Ah bilmiş bilmiş konuşmayı sevmiyorum, hem ne biliyoruz ki… Ama bir yandan da deneyimlerimi paylaşmadan edemiyorum, bu benim yaradılış halim sanırım, bu blog da zaten ondan var:)

Birlik hali bende hergün yeni yeni açılımlar yapıyor, yeni yeni şeyler farkettiriyor. Geçen gün canım arkadaşım dedi ki herkeste kendimi görüyorum, bu yoldan değil de şu yoldan yürüsem o olurdum. Aynen böyle zaten hepimiz herkes olabilirdik.

Ama bir yandan da o kadar farklıyız ki herkesten ve herşeylerden. Bu yolculukta beklentisiz, belki tüm anlam ve mutluluk arayışlarından sıyrılarak yolu yürümek, durmadan yürümek. Bu yolculukta eşsiz armağanlarımızı paylaşmak dünyayla, evrenle, sadece bize özgü olan duyguları yaratımı deneyimlemek. Ve başka da birşey olmayacağını farketmek.

Bu yaz çok şey farkettiğim, çok şifalandığım bir yaz oldu.

Beyni kodlayarak, olumlamalarla, pozitif düşün pozitif olsun herşeyle aslında kendimizi başka bir alana hapsedebildiğimizi cok daha fazla farkettim.  Bazen karmaşanın, zorluğun, zorlamaların ne kadar şifalandırıcı olduğunu.

Anda kalmak çok güzel, ama anda huzurla kalabilmek için arkamıza da sevgiyle gülümseyerek bakabilmemiz gerektiğini biliyordum ama idrak ettim, yoksa anda kalmanın koca bir yalan olabileceğini.

Kendini sevmenin dualiteden özgürleşmek olduğunu. İyi kötü ayrımına düştüğümüz anda kendimizden uzaklaşmakta olduğumuzu.

Toplumsal kabulu seçerek şu ana kadar yaratılmış hikayeleri tekrarlıyoruz, bir anlamda kopya çekiyoruz. Kendi özgün hikayemizi yaratabilmemiz için yeniye hiç olmayana adım atabilmemiz gerektiğini farkettim.

Hepimizin travmaları var, bunların bir kısmı toplu bilinçten, bir kısmı kendi öz hikayemizden. İşte en çokta o öz hikayemiz şifalandırıcı, bazen bu ateşli bir hastalık kadar basit bir şey olabiliyor. Ona ve o sırada yaşananlara gülümseyerek bakabildiğimizde iyileşiyor hasta, yoksa ömür boyu ateşlisin.

Yani bu dünyada yaralı olmayan yok,  yaralarımızı görmemeyi seçtiğimizde de yaralarımızı şifalandırmamayı şeçtiğimizde de, kendiliğinden şifalanacağını sandığımızda da yara açık kalıyor. Bazen 10 yıl farketmiyorsun ama 11. yıl öyle bir kanıyor ki.

Karanlıkta büyük hazinelerin bulunabileceğini biliyoruz.. Karanlıktır aydınlatan.  O zaman karanlıkla yeni bir ilişki kurmanın, karanlıktaki hazineleri görmenin zamanı gelmedi mi?

Kendi  şarkımızı söylerken sesimiz önce çatal çatal çıkacak, belki kendi sesimizden ürkeceğiz, belki korkacağız. Ama şarkı söylemeye devam edersek ve şarkı daha da kendi şarkımız olmaya başlarsa, bir süre sonra güzel bir havada nefis bir tarlaya tohumlar eken neşeli bir çiftçiye dönüşeceğiz. Ve ancak o tarla temizse, taşlardan, ayrık otlarından arınmışsa ve biz bakarsak sularsak büyümelerini sevgiyle izlersek tam bizim istedğimiz gibi ekinler boy vermeye başlayacak.  Ve aslında kendi tarlamıza sırtımızı döndüysek ve bakmamayı görmemeyi seçiyorsak başkasının bahçesini kendi bahçemiz sanıyorsak ihmal ediyorsak kendi bahçemizi…. yaratamıyoruz ve yaşamıyoruz da….

Ne demiş Yunus,

“İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendin bilmez isen

bu nice okumaktır.”

Yanında yörende seni üzen kızran birileri varsa ya da sen birilerini üzüyorsan; işinde mutlu değilsen ya da fazla iş odaklıysan; sürekli birşeyler üretiyor ya da hiçbirşey üretmiyorsan;  hep birileri olsun istiyorsan ya da hep yalnızsan;  sana aşırı ilgi gösteren birileri varsa, ya da fazla yalnızlıktan şikayetçiysen; çok okuyorsan ya da hiç okumuyorsan, hep huzuru arıyorsan ya da huzurdan kaçıyorsan;  ve daha dengeni bozacak ne varsa hayatında fiziksel zihinsel duygusal… Geçmişine bakmalısın hepimiz gibi… Tekrar tekrar gülümseyerek. Geçmişinle başka bir ilişki geliştirdiğinde, geçmişini anda yeniden yarattığında, hikayeni yeniden başka bir gözle yazdığında huzura yaklaşacaksın…

???????????????????????????????????????????????

 

 

Yeryüzü ile Konusma Sanati

flora

Dogadan ve dolayısıyla kendimizden ne kadar uzaklasmıs olduğumuzu toprak ananın kucağında bir kaç gün geçirince daha iyi anliyor insan.  Ama gerçekten topraga agaca ve toprakla agaçla canla bütünleşmiş canlara dokununca bir baska hal geliyor insana.  Duyuları açılıyor sanki yükseklerde olunca, Tanrı, Allah, Evren de gökyüzünde diye öğretildiği için belki kendini daha yakın hissediyor insan varoluşa, yükseliyor sanki. Tatillerde de genellikle betonun içinde betonlastirilmış sahil kasabalarinda, kalabalıkların içinde oluyoruz.  Tamamen doğayla belki de hiç vakit geçirmediğimi tamamen doganın bir parçasi olamadigimi Flora Akdeniz Bahçesi’de Ayşe ve Selahattin’le kucaklastiktan sonra an be an anlamaya basliyorum. Selahattin le Ayşe’nin dogaya dönüş hikayeleri çok güzel ve çok cesur. Su an yaşadıkları yerde beton hiçbir şey yok, tamamen doganın içindesin. Minimum teknoloji, geceleri isik sadece ay ve yildizlar.  Eskilerin neden magaralarda daglarda aylar yillar geçirdiklerini şimdi daha iyi anlıyorum öyle bir hal ki aydınlanmama az kaldı:))

Sonra sohbet muhabbet sevginin en derininin katildigi Ayşe’nin yemekleri derken bir kitapla tanıştım. Ayşe editörlüğünü yapmış ve ne kadar etkiledi beni bazi yerlerini defalarca okudum.

Yeryüzü ile Konuşma Sanatı. Şu gördüğümüz toprakla suyla bitkilerle kalpten iletişim kurabileceğimizi anlatan şahane bir kitap. Ah ben neden bu kitapla daha önce tanismadim dedirten cinsten. Okurken bazı yerleri 5-6 kere tekrar tekrar okuyorum, hatirliyorum özümü. Üstelik bunları bir keçiboynuzu ağacının altında serin serin püfür püfür yapıyorum. Söyleselerdi bir keçiboynuzu ağacıyla kardeş olduğumu farkedecegimi  inanmazdin daha önceleri:))

Yeryüzü ile Konusma sanatı kitabini edinir edinmez özetleyeceğim ama ilgi duyuyorsanız bu konulara alin okuyun içinde kaybolun, hatta yapabiliyorsanız dağlarda uzak koylarda herşeyden uzakta yapın bunu.

Kitabın arka kapağından…

“Gerçeğin salınarak yüzdüğü kutsal nehrin sularında bir yolculuğa ne dersiniz? Bu geziyi kalp ile yapıyoruz. Kendinizi nehrin akışına bırakırsanız, okuyacaklarınız sizi okyanusa ulaştıracak. Kalp, yolu biliyor; rahat olun. Bu kitabın dünyasında taşlar ve kuşlar, ağaçlar ve yönler, hastalık ve ölüm, varoluş ve denge VAR. Her şey kutsal ve bir bütünün parçası. Bu varoluş içinde, bir çocuğun büyüyüp olgunlaşması, yaşlanıp bilge olması ne ifade eder? Bilgi bilgeliğe nasıl dönüşür? Birlikte yeterince zaman geçirir, onunla bir yoldaşlık ilişkisi kurarsanız bir bitki sizinle konuşur mu? Konuşmakla kalmayıp şarkılar ve dualar da öğretir mi? Şifasını anlatır mı? Peki ya Yeryüzü, acısını paylaşır mı sizinle? İnsanın İyiliği için, kendini usulca toplayıcısının ellerine teslim eden bitkiden öğreneceğimiz çok şey var.”

Kendimi Flora da  bulmam Ayşe ye Selehattin e sarılmam ağaçların altında uyumam Yeryüzü ile iletişimimin artması, bitkilerle kardeş olduğumuzu hatırlamam ve Yeryüzü ile Konuşma Sanatını kucağımda bulmam bir anda oldu. Sonra oldukça bakir bir yer olan Çıralı bile bana doğadan ayrışmış gözüktü.

Flora da anı yaşamamak için çok çaba harcaman gerekiyor buna da çok vaktin olmuyor:) Şahane sohbetler, güzel yaşanmışlıklar, istediğin an tekbaşınalıklar hep burda bu güzel dağın tepesindeki yuvada. Yuvanın doğa olduğunu doğaya dönmek olduğunu anladım bir kez daha. Ve ne kadar az şeye ihtiyacımız olduğunu. Vazgeçtikçe nasıl özgürleştiğimizi.

Artık adalarıma bir ada daha eklendi, ilk fırsatta ve her fırsatta yine Flora da ya da Flora ya  benzeyen başka cennetlerde olacağım ve umarım bende böyle bir cennet yaratacağım en yakın zamanda.

Ve bu da flora da dinlediğim ve beni oralara götüren müzik:)

http://www.olymposflora.com/bizkimiz.htm

https://www.facebook.com/flora-akdeniz-bah%C3%A7esi-111490021391/?fref=ts

Ben sana uyumayı öğretirim

kopru_ustu_1

Filmin adı Les Amant Du Pont Neuf. Köprü üstü aşıkları diye çevirmişler ama bence köprü altı olmalı:) Bazen insan çok şanslıdır çok güzel bir film düşer avuçlarınıın arasına. Filmi seçerken  Juliette Binoche var diye,  Fransız filmi diye, Paris te geçiyor diye ve biraz daha sıradışı insanları anlatıyor diye seçtim sadece.  Öyle güzel bir şiir söyledi ki bu film yüreğime filmi defalarca izleyebilirim.

Film, Paris’in en eski köprüsü olan Pont-neuf üzerinde yaşayan Alex ile varsıl ailesiyle paylaştığı evinden aşk acısıyla ayrılarak sokaklarda yaşamayı seçen ve gözlerindeki bir hastalık nedeniyle görme duygusunu hızla yitiren ressam Michelle’in öyküsü.

Aslında durup bakmadığımız bile, ne yaptıklarından, ne hissettiklerinden çoğu kez haberdar olmamayı sectiğimiz sokakta yaşayan insanların duyguları yaşamları hissettikleri, aşkları.

biri beni sever,
sen “gök beyaz” dersin.
o ise “ama bulutlar siyah” der
o zaman âşık olduğunu bilirsin.

Herşey iyi ya da kötü olabilir, sokakta yaşamak eğer aşık olacaksan sarılarak uyuyacaksan o kadar da kötü birşey olmayabilir dedirten film.  Ve Michelle nasıl da sevgiyle Alex e  yapamadığı birşeyi uyumayı öğretir ve nasıl güzel yapar bunu:)

Michele Alex’e bakışını genişletmeyi öğretir “Ben sana ufuk çizgisini göstermeye çalışıyorum. Sen hâlâ ayaklarına bakıyorsun” der. Ve ilginç bir şekilde ayakkabılar hep iyi bir roldedir bu filmde.

Juliette Binoche nin o bilindik fıkrayı anlattığı işte fıkra böyle anlatılmalı dedirten ve kahkahalarla  aynı hikayeye dakikalarca güldüren. Ben aynı hikayeyi tekrar tekrar anlatmayı ve onun verdiği farklı hisleri bu kadar çok severken nasıl da gözlerimden yaşlar geldi.

Aşk sahip olmak mı? diye sorgulatan. Sevdiğinize sonsuza kadar sahip olmayı mı yoksa onun iyileşmesini ve bir daha onu görmemeyi mi seçersiniz dedirten… Peki hangisi aşktır?

Giderek körleşen Michelle Alex’e “Benim için herşeyi ‘büyük’ ölçülerde yapman gerekiyor. Küçük gülümsersen göremem, kocaman gülmen gerek.” der.. Tüm sevgililere söylediğimiz de bu değil midir? 

Juliette Binoche herzamanki gibi çok çok iyi oynuyor, hatta bence herzamankinden daha sonraki oyunculuklarından bile daha iyi bir oyunculuk. Kör ve sokakta yaşayan bir ressam gerçekten de, başka birşey olamaz gibi.

Bazı filmleri birkaç kez izlemek istersiniz ama izlemeseniz de o verdiği tad hayatınıza kattıkları hep sizinle kalır.  İşte öyle bir film.

Les Amants du Pont-Neuf_2

 

Ağaçlar resim yapıyor, kuşlar dans ediyor, kediler gülümsüyor gördün mü:)

cropped-12685_10153849273325495_2098985379_n.jpg

İnsanların duyguları yüzünden okunuyor genellikle, eğer duygularını sergilemekten korkmuyorsan. Beni her gün gülümsetebilecek birşey bulabilirim:) Hepimiz bulabiliriz. Ama bazen gülümseriz bazen de sadece bakarız, hiçbir duygu uyandırmaz bizde. Genellikle acıda sıkıntıda, dram da kalmayı seviyoruz. Çünkü varolan dünya bize bunu pompalıyor ve bu bakış açısıyla baktığımızda herşey ne kadar kötü. Oysa kim söyleyebilir dağdaki bir çobanın bir plaza çalışanından daha mutsuz olduğunu. Ya da bazen bir çingene kızı Bağdat caddesi kızından daha kültürlüdür. Bazen sokakta kimsesiz büyümüş bir çocuk sevgiyle büyütülen bir çocuktan daha sevgi doludur. Bazen hasta biri çok sağlıklı birinden daha çok gülümser ve hayatın tadını çıkarır.

Hayat bu kadar acımasız ve zorken ne diyorsun sen diyenler çıkacaktır. Bende diyorum ki  biz acıda sıkıntıda kalmayı seçmesek dünya değişebilir…

Hayat her zaman gördüğümüzden çok daha fazlasıdır. Bugünlerde görünenin ötesinde ne kadar farklı şeyler olan şeyler olabileceğini ve duyu organlarımın algılarımın beni ne kadar yanıltabileceğini deneyimliyorum çokça.
Ve Adamus mesajı aslında neden dramda kalmayı seçtiğimizi ve bunun bazen ne kadar dar bakmak olduğunu çok güzel anlatmış:)

“Tam da hiç gerek olmayan zamanlarda dramayı hayatınıza getiriyorsunuz.
Hiç fark ettiniz mi, tam sular durulurken, siz tam hayatın coşkusunu
hissetmeye başlamışken o kör noktanızdan birşeyler – duygusal bir
fırtına, sorunlar, drama – çıkıp gelip nasıl da herşeyi berbat
ediyorlar? Ortaya çıkan o ağır duygular deneyimlemeye henüz başlamış
olduğunuz o suküneti nasıl da bulandırıyorlar.

Şimdi burada bir dakikalığına duralım. Bunun böyle olduğunu
biliyorsunuz, ben biliyorum. Peki neden oluyor? Sebep sizin çok zayıf,
çok kırılgan olmanız mı? Dünyanın yaşamak için çok zor bir yer olması
mı? Herkesin sizi kullanmak istemesi mi? Diğer insanların kendi
ihtiyaçları ve açgözlülükleriyle gırtlaklarına kadar dolu olması ve
her ne pahasına olursa olsun sizin güneşinizi gölgeleyecek olmaları
mı? Hayır. Hayır. Aslında siz dramaya sebep oluyorsunuz. Aslında siz
dramayı kendi hayatınıza çekiyorsunuz ve o da bir çok farklı şey
aracılığıyla sahneleniyor.

İlişkileriniz vasıtasıyla sahneleniyor. Refahınız, iş çevreniz
aracılığıyla sahneleniyor. Bedeninizde sahneleniyor. Evet, drama
bedeninizde sahnelenir çünkü bu eski, çok eski bir insan şablondur ve
siz bu şablona yakalanmış haldesiniz. Sizin için sanki değişmez bir
alışkanlık gibi ve bu noktadayken ağaçlara dikkat etmekten ormanı
göremiyorsunuz. Böylece şablon var olmaya devam ediyor. Sizin içinizde
programlanmış halde ve sürekli de pekiştirildi, sağlamlaştırıldı. Bu
yüzden siz de durmadan dramayı kendinize çekiyorsunuz, sonra da
yılgınlığa kapılıyor ve “Ama ne zaman birazcık ilerleme göstersem,
birşeyler gelip yolumu tıkıyor” diyorsunuz.

Dramayı depresyondayken kendinize çekiyorsunuz. Şu anda depresyon – ve
ben önümüzdeki birkaç yıl içerisinde depresyondan söz edeceğim.
Aslında akıl hastalığı olanlar, hastanede yatan ya da ilaç kullananlar
ve hatta zihinsel dengesizlik ya da depresyon yaşamakta olanlara bir
şekilde yardımcı olacağız, çünkü bu çoğu akademisyenin olduğunu
sandığı şey değil.

Şu anda depresyon – dinleyiciler için konuşuyorum, bu söylediklerim
bütün insanlar için geçerli değil, ama bunu dinleyenler için – kim
olduğunuzu anlamanız için yaratılmış bir çeşit boş alan. Depresyon,
tanrısallığınızı, kendinizi keşfedebileceğiniz, geçmişinizi
hatırlayabileceğiniz bu boş alana geliyor ancak depresyonun gelmesine
sebep olan bazı dinamikler de var.

Bunlardan biri eski insan halini bırakmakla ilgili hissedilen üzüntü.
İster inanın ister inanmayın, öyle. Eski insan halini bıraktığınız
için üzülüyorsunuz. Depresyona giriyorsunuz çünkü içinizde ruhunuzun –
kendi tanrısallığınızın – size günlük yaşantınızda katılmak istediğine
dair bir farkındalık var. Sadece spiritüel yaşantınızda değil, sadece
bazen gidip yüksek benlik dediğinizle bağlantıya geçtiğiniz diğer
alemlerde değil; tanrısallığınız tam şimdiye, şu ana gelmek istiyor.
Tam biz şimdi konuşurken, bu konuşmanın, bu yayının bir parçası olmak
istiyor. O gelmek istiyor ama siz onu yaklaştırmıyorsunuz.

Bir çeşit enerjiyle tanrısallığınıza, ruhunuza, Tanrı-Benliğinize
günlük yaşantınıza girme izni vermeyerek bir vakum yaratıyorsunuz. Bu
da depresyona sebep oluyor. Aslında bu, tanrısallığınızın,
Bütün-Benliğinizin burada olma zamanı olduğunu gösteren bir çeşit
işaret yada bildirim. Ama siz bunun sadece depresyon olduğu, sizde bi
sorun olduğu fikrine, enerjinizin neden bu kadar düşük olduğuna, neden
hiçbir şeyin sizi harekete geçirmediğine o kadar takılıp kalıyorsunuz
ki, ne yapıyorsunuz biliyor musunuz? Eh, evet, ne yaptığınızı
biliyorsunuz, çünkü az önce size söyledim. Drama yaratıyorsunuz. İnsan
draması, diğer insanlarla çatışma, bollukla ilgili sorunlar,
spiritüelliğinizle ilgili sorunlar yaratıyorsunuz. Spiritüelliğinize
dair harikulade bir drama yarattınız. Hastalıklar, acı ya da
yaralanmalar yoluyla fiziksel bedeninizde drama yaratıyorsunuz ve bu
drama size hayatta olduğunuzu hatırlatıyor. Dikkatinizi asıl
meseleden, benliğin Dünyadayken, bu yaşamınızda bütünlenmesinden
uzaklaştırıyor ve oyalanma aracı haline geliyor.

Bu enerjidir. Şeker bedeniniz için neyse drama da insan için odur.
Şeker biyolojiniz için ne ifade ediyorsa drama da psişeniz için
aynısını ifade eder. Bir çeşit tatmin, bir çeşit taşkınlık, sarhoşluk.
Dikkatinizi dağıtır ve genellikle sahtedir. Genellikle asılsızdır.
Drama olmadan yaşayabilirsiniz. Şimdi, “Evet, ama ya etrafımdaki bütün
bu insanlar – çocuklarım, eşim, birlikte çalıştığım insanlar,
televizyondaki drama – bütün bu dramadan nasıl kaçınabilirim ki?”
diyeceksiniz. Bilinçli ve kasıtlı bir seçim yaparak.

Ama bu seçimi yapmadan önce, doğabilecek bazı sonuçları açıklamama
izin verin. Drama olmayınca dikkatinizi dağıtacak olan o enerji –
şekere benzeyen, sahte enerji – size akmayacak. Önceden olduğu gibi,
size yaşadığınızı hatırlatan o şey olmayacak. Evet, drama – siz
dramayı kendinize yaşadığınızı hatırlatmak için, canınızın sıkılmasını
engellemek için kullanıyorsunuz. Drama olmadan, bir çeşit hiçliğin
içine gideceksiniz.

Bu arada, siz dramayı gerçek tutkunun yerine koyuyorsunuz. Bazılarınız
benimle rüyalarınızda ya da hatta bazen de uyanıkken bağlantı kuruyor
ve “Ama Adamus, benim tutkum nerede? Benim tutkum ne?” diyorsunuz.
Hemen önünüzde ama şu anda drama onun yerini almış halde. Bu yüzden,
sizi harekete geçiren, yaşama nedeni veren şey drama, tutkunuz değil.
Ama siz buna bir son verebilirsiniz.

Herbiriniz yeni bilincin öğretmenlerisiniz. Ben burada konuşurken,
söylediklerimin bir kısmını çok rahat anlıyorsunuz. Söylediklerimle
bağlantı kuruyorsunuz. Ama biz konuşurken, bir parçanız da direnmeye
ve isyan etmeye çalışıyor. Bir parçanız, “Evet, ama, ama, ama…” diyor.
Ama yok. Drama sizin ötesine geçebileceğiniz bir şey. Drama Eski
Enerji, çok insani ve artık size hiç yakışmıyor.

Sizden dramanın hayatınızda olduğu zamanların farkında olmanızı
istiyorum. Ah, siz artık drama istemediğinize dair o net, adanmış
seçimi yapana kadar yarın da, ondan sonraki gün de hayatınızda olacak.

Dramasız Hayat

Peki, dramayı salıverdikten sonra ne olacak? Çok kısa bir süre için
canınız fazlasıyla sıkılacak. Bu can sıkıntısı dramanın hayatınızda ne
kadar yer tuttuğunun farkına varmanızı sağlayacak. Uyanık
olduğunuzdaki deneyimlerinizin yaklaşık %93’ünün bir çeşit drama
etrafında şekillendiğini söyleyecek kadar ileri gideceğim. Bu drama
diğer insanlarlai kendinizle, veçhelerinizle, bedeninizle ilgili
olabilir, her zaman bunu sağlayacak bir şey vardır. Her zaman için
üstesinden gelmeniz, üzerinde çalışmanız, savaşmanız ya da kaçmanız
gereken birşeyler vardır. Ve bu dramadır. Kişisel enerjinizin ne
kadarını dramaya harcadığınızı hayal edebiliyor musunuz?

Kısaca, dramayı bıraktığınız zaman, çok kısa – ama çok etkili bir
zaman – için hayatın çok sıkıcı olduğunu hissedeceksiniz. Sizin drama
ihtiyaçlarınızı besleyen insanlarla dramatik ve aşırı duygusal biçimde
ilişki kurmayı bıraktığınız zaman canınız çok sıkılacak – “Sırada ne
var? Ne yapmam gerekiyor?” Dramaya geri dönmek için bir çekim
hissedeceksiniz, buna meyledeceksiniz, çünkü, aslında drama – bir
noktaya kadar – oldukça eğlencelidir. Bir noktaya kadar harekete
geçiricidir. Size – bir noktaya kadar – hayatta olduğunuzu hatırlatır.
Ve siz şu anda o noktadasınız.
Böylece kısa bir can sıkıntısı döneminden geçersiniz. Sanki
etrafınızda hiçbir şey yokmuş gibi olur. Sanki uçsuz bucaksız bomboş
bir çöldeymişsiniz gibi.. ve sonra kendinize sorarsınız “Peki, neden
yaşamam gerekiyor? Drama gitti, birlikte oynadığım insanların bazıları
gitti, Ruh denen şu şeyi hissetmiyorum, kozmik bilinç deneyimleri
yaşamıyorum, başka alemlerden varlıklar benimle konuşmuyorlar – neden
burada kalayım ki?”
İşte bu derin bir nefes aldığınız zamandır sevgili, çok sevgili
arkadaşlar ve öğretmenler. Kendinize en derin, en kesin ve en
birleşik, bağlantılı düzeyde güvendiğiniz zaman budur. Bunu
zorlamazsınız, sadece izin verirsiniz.

Çok kısa bir süre sonra, siz hala burada Dünyada fiziksel beden içinde
olduğunuz halde enerjinizi yeni alemlere genişletmeye başlayacaksınız.
Gerçek size doğru genişlemeye başlayacaksınız – gerçek size; dramaya
ihtiyacı olmayan, zihinsel değil, hissetme noktasından kendi içinde
huzurlu olmanın, kendi içinde tamamlanmanın ne demek olduğunu tam
olarak anlayan size. Kendinizle birlikte olmanın gerçek güzelliğini
anlayacaksınız.

Kendi bütünlüğünüzü ve aslında hep öyle olmuş olduğunuzu
anlayacaksınız ve… güleceksiniz; güleceksiniz ve güleceksiniz ve
güleceksiniz ve sonra muhtemelen biraz ağlayacaksınız, ama sonunda
“Sevgili Tanrım, Ruhun, Benim Ruhumun burada olduğunu söyleyip
duruyorlardı” diyeceksiniz ve birdenbire gerçekten de orada olduğunun
farkına varacaksınız.

Dramanın ne kadar yapay, cansız ve biçimsiz olduğunu ve artık ona
ihtiyacınız olmadığını fark edeceksiniz. Beslenmenin çok kötü bir
biçimi gibi görünecek. Çarpık, deforme edilmiş bir gerçeklik olduğunu
göreceksiniz.. Birdenbire kendinizin “ben Benim” prensibini
anlayacaksınız; dışarıdan enerji almaya ihtiyacınızın olmadığını,
herşeyin zaten orada olduğu gerçeğini; gücün çok uzun süre boyunca
oynadığınız muazzam bir ilüzyon olduğu gerçeğini; hayatın asla bir
mücadele olmasına gerek olmadığı, böyle tasarlanmadığı, aslında sadece
coşku ve keyif olduğu gerçeğini; zihnin çok güzel bir şey olduğu ama
sizin zihninizden çok daha fazlası olduğunuz gerçeğini ve kendinizi
yaratıcı bir varlık olduğunuz ama bu bu yaratıcı enerjilerin drama
tarafından tüketildiği ya da drama yüzünden alt üst olduğu gerçeğini
anlayacaksınız.

Çok, çok uzun süredir tanrısallığınızla, kendinizle, altın meleğinizle
ve tüm o diğer şeylerle bağlantı kurmayı bekliyordunuz. Aslında hep
bağlantıda olduğunuzu anlayacaksınız. Bütün bu diğer parçalarınız
yalnızca sabırla sizin dramayı aşmanızı bekliyorlardı.

Bu çok büyük bir felsefi nokta değil. Mistiklerle ve gurularla
çalışmanıza gerek yok. Yıllar ve yıllar ve yıllar süren meditasyonlara
ya da onun gibi çalışmalara katlanmanıza gerek yok. İhtiyacınız yok.
Ah, isterseniz yapabilirsiniz tabii. Bir anlamda, bu da kendi içinde
bir dramadır.

Tüm yapmanız gereken dramayla artık işinizin bittiğine dair o kesin,
kasıtlı seçimi yapmak ve ardından da geri çekilmek. Çünkü siz
“Dramayla işim bitti. Yaşamak istiyorum. Deneyimlemek istiyorum.
Yaratmak istiyorum. Artık dramaya ihtiyacım yok” dediğinizde her
parçanız bunu duyar. Kendinize karşı bu kadar net olduğunuzda her bir
parçanız bunu duyacaktır. Söyledikleriniz ruhunuzun derinliklerine
gidecek ve ruhunuz aldığı bu haberle sevinçten dans edecektir. Ve
ardından sadece geri çekilin, çünkü kendi içinizdeki, ruhunuzdaki
doğal süreç işlemeye başlar.

Evet, hayatınızda bazı değişiklikler olacak. Evet, bu, hayatınızda
bulunup dramanın fitilini ateşleyen insanların salıverilmesi anlamına
da gelebilir. Evet, kendinizle daha farklı bir ilişki kuracağınız
anlamına geliyor, artık daha fazla kurban rolünde olamayacağınız bir
ilişki. Ya yaratıcısınızdır ya da kurban. Ve dramayla, bu türde bir
beslenmeyle, bu türde bir varoluşla işinizin bittiğini ilan
ettiğinizde herşey değişir. Gerçekten öyle olur.
Şimdi geri çekilin. Zihninizden çıkın. Onu nasıl manipüle edeceğinizi
ya da hangi taktikleri kullanmanız gerektiğini düşünmeyi bırakın.
Sadece olmasına izin verin. Kendinize bu izni verecek kadar
güvenebilir misiniz? Tanrısallığınız, genişlemiş bilinciniz,
Tanrı-Benliğiniz dediğiniz o parçalara güvenebilir misiniz? Bu
parçalarınıza hayatınıza gelmeleri, her gün, her şekilde sizinle
olmaları için güvenebilir misin? İyi ve kötü ve güç ve meydan okuyucu
dediğiniz her şeyde? Ve aslında öyle değildirler. Bütün bu şeylerin
içindeki güzelliği görmeye başlayacaksınız.

Eğer söylenebilecek başka birşey kaldıysa sevgili arkadaşlar, o da
aslında çok basit olduğudur. Çok basit ve belki de bu yüzden bazen
sabrımı taşırıyorsunuz. Bu yüzden kimi zaman kendimi fazla ifade
ediyorum, fazla direkt oluyorum, çünkü çok basit. Bu basitlik
noktasına geri geldiğiniz zaman – basitlik dramanın antitezidir –
hayatınızda bu basitlik noktasına geldiğinizde, gerçek derinliğin ne
olduğunu anlayacaksınız.

Şimdi bu bir çelişki gibi görünüyor. İnsan zihniniz “Basitlik daha
basit olması demek” der. Ve bazen, zihniniz, duygularınız ve
veçheleriniz, bunlar karmaşıklığı severler çünkü drama karmaşada,
güçlüğün içinde sahnelenir. Basitlik noktasına geri geldiğinizde
gerçek derinliğin burada olduğunu, ruhun derinliğini, bilincin
derinliğini anlayacaksınız. Ama bu karmaşık bir derinlik değildir;
güzel bir derinliktir. Rahat, hakiki bir anlamı olan, gerçek sevgiyi
içeren bir derinliktir.

Bu benim bu geceki kısa mesajım. Umarım sizi zihninizden çıkarır.
Umarım sizi bu – ah, etrafınızda dolanan enerjiler ve veçheler var.
Onların enerjilerini hissedebilirsiniz. Bazen onların sizle konuşmaya
çalıştıklarını duyabilirsiniz. Bunlar size ulaşmaya çalışan
parçalarınız ama siz dramaya meşgulsünüz.

Suların durulmaya başladığı her seferinde siz fırtınayı getirmeye
çalıştınız. Şimdi derin bir nefes almanın zamanı, bunun ötesine
geçelim. Burada olma sebebimiz olan asıl işimize geçelim. Ah, yapacak
çok işimiz var bu arada. Çünkü kendi uyanış süreçlerine girmiş, bir
kaç yıl önce sizin yaşadıklarınızı yaşamaya başlayan, dünyada Tanrısal
insan olarak yaşamayı öğrenen, zihinlerinden, felsefeden, psikolojiden
uzaklamaya başlayan ve yalnızca kendi gerçek benlikleriyle bağlantı
kurmak isteyen milyonlarca insan var. Yani, önümüzde yapacak çok iş
var.
İster Kırmızı Çember’de, ister Işık İşçilerinde isterse de Kryon’un
grubunda ya da yeni bilince odaklanmış herhangi başka bir grupta olun,
bu işi yapmak için dramanın ötesine geçmeniz gerekecek.

Hatırlatmalar

Bitirirken sizinle iki şey paylaşacağım. Herşeyden önce, dramanın
hayatınızda nasıl sahnelendiğinin ve sizin de bunda rol aldığınızın
farkında olun. Dileğiniz an bağlantınızı koparabilirsiniz, ama bunu
yaptığınızda, herşeyin sıkıcı göründüğü bir periyoda girersiniz. Ama
değildir. Sadece daha yüce bir gerçeklik biçiminin yaşamınıza girmesi
için yer açıyordur. Sadece kendinizi harekete geçirmek, uyarmak
amacıyla dramaya geri dönmeyin, bu ayartmaya kanmayın.

Drama çok eski bir enerjidir. Çok ama çok düalitiktir. Şimdi biz
burada, Dünyada dramaya ihtiyaç duymadan yaşamanın yeni bir biçimini
keşfedeceğiz. Diğerlerinin kendi oyunlarını oynamalarına müsaade edin.
Onların dramayla dolu zamanlarının tadını çıkarmalarına izin verin ama
biz, gerçek bilince ulaşmak için bunun ötesine geçelim.”

Dramanın ötesine geçme zamanları, bir bıraksak kendimizi, bir hiçliğe doğru yolalsak, korkmasak gerisi gelecek….

Roseanna nın Mezarı

reno

 

Ölüm, mezar, cenaze ne kadar korkutuyor bizi. Oysa Roseanna nın mezarında sevgi eğlence şaka keyif sevgi var. Hatta film bir cenaze yle başlıyor. İpin üzerinde yürüyen ve mezara çiçekler döken bir cambaz. Cünkü ölen de bir cambaz. Tabi ki aynı zamanda metaforik bir anlatım böyle ipin üstünde danseden cambazlar gibi degil miyiz? Ve ölümün çiçeklerle kutsanması.

”Mezar hapis gibi görünür,
Ama o,canın kurtuluşudur.
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi?
Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?”

demiş Mevlana…

Marcello ve Roseanna çok aşık bir çift. Genç yaşta kızlarını kaybetmişler. Ve şimdi Roseanna çok hasta ve kızının yanına gömülmek istiyor.  Ve Marcello kasabadaki son üç mezarın dolmaması için elinden geleni yapıyor. Ve bu oldukça komik, eglenceli, romantik olabiliyor. Yani ölümün de eglenceli olabileceği, korkmadan beklenebileceği, sevdiğinin ne istediğinin ölmesinden daha önemli olabileceği, ölenin geride kalanları düşünebileceği ve onların mutluluğu için planlar yapabileceği, ölümün hep bizimle olduğu ve aslında o kadar da korkulacak birşey olmadığı… O kadar güzel anlatılmış ki…

Tabi  Jean Reno sevenlerin ayrıca izlemesi gerekiyor.

Bir kez daha anladım aslında hayatı kolay yapmanın yolu birini çok ama çok sevmek. Birini sevmek kendini sevmeye giden yolculukta en değerli adımmış. Sonra herşey daha anlamlı daha kolay ve daha keyifli sanki. Ölüm bile vız gelir.

 

Zaman eşittir para olsa:)

intime

Hayatı paylaşarak anlamlandırıyoruz ya da anlam katıyoruz. Dün Duru bana yazmasa sonra sağolsun kalkıp gelmese sonra biz sohbete doyamasak, sonra filmlerden konuşmasak, sonra ben onun önerdiği bu filmi izlemesem…hayat bugün bu kadar güzel olmayacaktı:) Duru’cum teşekkür ederim. ..

Herkes hep 25 yaşındaki görüntüsünde. para zaman olmuş yani ne kadar zamanın varsa o kadar paran var. Bileğinde bir sayaç var ve ne kadar yaşayacağın belli ama azaltma ve artırma şansın da var. Time zone’lar var zamanının büyüklüğüne göre bu zone’lardan birindesin.  Tabi yine zaman çalmalar, vahşi kapitalizm, belki de en uç hali.

Konu muhteşemdi çok düşündürdü, oyunculuk harika değildi, bazı yerler gereksiz uzatılmış gibiydi…Ama uzun zamandır bu kadar düşündüren bir film izlememiştim, uzun zamandır zaman hakkında bu kadar farkındalık yaşamamıştım. Uzun zamandır bir aksiyon izlememiştim:))

film şu sözlerle başlıyor:

“Zamanım yok.

Ne şekilde olduğunu düşünecek zaman yok.

Neyse o.

Artık para birimi zaman.

Onu kazanıyoruz, onu harcıyoruz.

Zenginler, ebediyen yaşayabilir.

Geri kalanımız…..”

 

“105 yaşındayım. Yeter dediğin gün geliyor. Bedenin tükenmese de zihnin tükenebilir. Ölmek isteriz. Buna ihtiyacımız var. Bir kaç kişinin ölümsüz olması için bir çokları ölmek zorunda.”

“Neden vergilerin ve fiyatların sürekli arttığını zannediyorsun?”

Herkes sonsuza kadar yaşasa nasıl olurdu dünya?  Ya da verebiliyor  olsak zamanımızdan kimlere verirdik bu zamandan? Ya da verir miydik? Para eşittir zaman olsa harcar mıydık bu kadar fütursuzca? Sıkılır mıydık bir yerde artık?  Çoook heyecanlıydı bunları sorgulamak izleyin derim:)

 

 

Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne:)

DUNYANIN UZERİNDE YATAN

 

Dünya da çok kötü çok korkunç şeyler oluyor, aklımızın alamayacagı….Bazen zihinlere durgunluk veren seyler.. Bakınca insanın günlerce aglayabilecegi şseyler belki. Ama bir yandan da çok güzel şseyler oluyor. Tüm medya, tüm dünya bu kadar kötüye, olumsuza odaklanmısken.. Siz hala iyimserseniz, kötüye, zora, olumsuza ragmen dünyanın iyilesebilecegine tüm kalbinizle inanarak bakıyorsanız… Aslında bir nevi donkisotsunuz. Yeldegirmenlerine karsı ciddi bir savas açmıssınız demektir. Insanlar yarı deli, iflah olmaz bir hasta gözüyle bakarlar, bazen en sevdiklerin ve inandıklarında..Sen elinden geleni yapıyorsan kötüye karsı, en çok enerjinle ve sevginle ve sonra güzel olana dönüyorsan yüzünü, dünyanın daha iyi bir yer olacagına inanıyorsan, çokta ilgilendirmez seni sana deli demeleri. Yagmurun ellerini tutabiliyorsan, asktan ölünebilecegine inanıyorsan, bir kusun mutlu olması, bir kedinin doyması bazen dünyalara bedelse çok ta önemli degildir sana ne dedikleri..

Yagmur herkese yagar
Güneş ısıtır herkesi
Mevsimler herkes içindir
Yalnız çıg altında kalan
Sele kapılan her zaman birkaç kisi

Herkes içindir ask da ayrılık da
Yalnızca birkaç kişi ölür acıdan
Eskiden ölümle tartılırdı ayrılık
Kiminin hayatı yalnızca unutkanlıktan

Her sey, herkes için degildir oysa
Kimi hiçbirsey ögrenmez karanlıktan
Yalnızlıgı kullanmayı bilmez kimi
Kimi ayrılamaz karanlıktan

Yagmur herkese yagar
Ama çok az insan tutar yagmurun ellerini
Onca sarkı onca film onca roman
Ama sevmeye yetmez herkesin kalbi

Çıg altında kalan sele kapılan
Asktan ve acıdan ölen
Birkaç kişi dünyayı baska bir yer yapmaya yeter
Aslında onların hikayesidir anlatılan
Digerleri dinler, seyreder, geçer gider
Geçer gider herkes
Hikayelerdir geriye kalan.

Murathan Mungan

Herşseye ragmen sarkı söylemeye çalısmaktır ancak hayat. Sarkı söylemeye çalısırken ve sarkının tüm evrende yankılandıgını hissederken evrenle birlikte titresmektir.

‎” Bu arada; hiç basımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün bogulacagımız denizlere, eski günlere, neler olacagını bilmesek de gelecege, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akısını düze çıkarmaya çalısan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkisotlar ‘a, at hırsızlarına, Ernesto Çe Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevismelere, sadece düsleyebildigimiz olamamazlıklara, üsürken ısınmalara, her seyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan sarkılara kendi sıcaklıgımızı gönderiyoruz. Kötü seyler gördük. Savaslar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, aglayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme kosan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şseye ragmen bu yeryüzünde sarkılar söyledik. Tesekkürler dünya…”

– Kazım KOYUNCU –

Tesekkürler dünya, herseyinle acılarınla, kirinle pasınla seni seviyorum. Sarkımı tüm kalbimle söylemeye ve sarkımın kalbimi açmasına önce benim kalbimin sonra tüm evrenin sarkımızla yankılanmasına ve bunun için bu bedenin bir hiç olduguna, canımı verebilecegime yemin ediyorum:)

http://www.youtube.com/watch?v=y1aWg9ziDW0yemekyiyen